Yan rollerden başrollere: “Kötü anneler”
Yeterince “kötü anne” görmek, anneyi yalnızca insan olarak algılamamıza yetecek mi? Yoksa hâlâ iyi olmanın imkansız olduğu bir rolü kutsamaya devam mı edeceğiz?
“Kötü anneler” tarih boyunca sinemada ve edebiyatta yan rollerde yer aldılar. Anakarakteri harekete geçiren, onun çatışmasını besleyen, kısıtlayan, bağlayan figürler oldular. Hikayenin merkezine geçebilmeleri için çocukları uğruna her şeyi yapmaları gerekirdi çünkü annelik hep aynı yerden tanımlandı: koruyan, fedakâr, affedici ve kutsal. Zor kararlar alır ama kendini o kararların hep dışında tutardı.
Bir kadın anne olmadığında, bu eksiklik değil fedakârlık olarak anlamlandırılırdı ama bu yalnızca bir ideal uğruna olabilirdi. Kendi için anne olmayan kadın ise hızlıca başka bir kategoriye itilirdi: bencil, hırslı, eksik ya da büsbütün deli. Bu figürün hikayenin merkezine yerleşmesi uzun süre mümkün olmadı.
2010’lardan itibaren bu “yoldan çıkmış kadınlar” anlatıların merkeze yerleşti. Özellikle lohusalık, annelik depresyonu ve tükenmişlik gibi başlıkların görünür hale gelmesiyle birlikte annelik kutsal bir görev olmaktan çıkıp baş edilmesi gereken bir gerçekliği de ortaya koydu. Mesele artık bir kadının çocuğunu sevip sevmemesi değil o sevginin neye benzediği, ne kadar sürdürülebildiği ve hangi bedellerle mümkün olduğuydu.
Artık anne hikayedeki bir kırılma noktası değil, hikayenin ta kendisi. Kendini seçen, sevgiyle zarar verebilen, korumak isterken boğan, gitmek isteyen ama kalan kadınlar. Kendi anneliğini sorgulayan, bazen bundan nefret eden karakterler. Bu yeni anlatı, anneliği bir kimlik değil bir çatışma alanı olarak kuruyor. Çünkü annelik, kadınlıktan ve insanlıktan ayrı tutulduğu sürece içi boş bir sıfata dönüşüyor.
Örneğin Hereditary (Ari Aster, 2018) filminde Annie, anneliğin karanlık tarafını grotesk bir uçta kurar. Mare of Easttown (HBO, 2021) dizisinde Mare ise anneliği büyük travmalardan değil, gündelik yorgunluk ve suçluluk üzerinden parçalar. Ninjababy (Yngvild Sve Flikke, 2021), anneliği istememe halini utanılacak bir sapma olmaktan çıkarır, doğrudan hatta yer yer alaycı bir açıklıkla ortaya koyar. The Lost Daughter (Maggie Gyllenhaal, 2021) ise annelikten kaçma arzusunu saklamaz. Bu karakterler “kötü” oldukları için değil, toplumsal olarak iyi olmanın imkansızlığıyla yüzleştikleri için gerçektir.
Kendini ihmal etmek insanın kendi için kötü olarak tanımlanırken, söz konusu anne olduğunda bu terazi şaşıyor. Çünkü annelik bir deneyim olmaktan çıkıp bir sıfata dönüştüğü anda kadın üzerinde çalışan bir denetim mekanizmasına dönüşüyor. İyi anne, fedakâr anne, kutsal anne... Bunlar masum tanımlar değil, davranışı, arzuyu ve sınırı belirleyen kalıplar. Kadının neyi isteyebileceğini, neyi istememesi gerektiğini belirliyor.
Bosch’un Anneler Günü reklamı etrafında kopan tartışma da bunu gösteriyordu. Reklamın merkezinde bir bakım ilişkisi vardı, kriz ise bu ilişkinin biyolojik annelik dışında bir yere yerleşebilme ihtimalinden doğdu. Elbette her bakım verme biçimine “annelik” demek zorunda değiliz. Her sevgi ilişkisini aynı sıfat altında toplamak da anneliğin kendine özgü deneyimini bulanıklaştırabiliyor. Ancak tepkinin büyüklüğü, meselenin yalnızca bu kelimelerden ibaret olmadığını açıkça gösteriyor. Burada asıl korunan şey anneliğin anlamından çok anneliğin sınırlarıydı. Kimin “anne” sayılabileceği, kimin o dile yaklaşabileceği ve kimlerin o kimliğin dışında tutulacağı yeniden çiziliyordu.
Anneliğe yüklediğimiz anlamlar aslında anneliği değil, kadını disipline ediyor. Ne kadar uyuduğu, ne kadar yorulduğu, ne kadar uzaklaşmak istediği bile bu sıfatlarla ölçülüyor. Bir annenin “bunu istemiyorum” deme ihtimali halen bir arıza gibi algılanıyor. Çünkü annelik kadının kendine rağmen var olması gereken bir rol olarak kurgulanıyor.
Bu yüzden “kötü anne” dediğimiz figür, çoğu zaman çocuğuna zarar veren değil kendine alan açmaya çalışan kadın oluyor. Kendi sınırını çizen, kendi arzusunu tanıyan, bazen geri çekilen, bazen kaçan... Tam da bu yüzden cezalandırılabiliyor: anlatıda, dilde, bakışta. Belki de bu yüzden artık “kötü anne”yi tartışmak yetmiyor. Asıl mesele şu: Yeterince “kötü anne” görmek, bir anneyi sadece insan olarak algılamamıza yetecek mi? Yoksa hâlâ iyi olmanın imkansız olduğu bir rolü kutsamaya devam mı edeceğiz?
sayın okur, sizin desteğiniz sayesinde bağımsızlığımızı koruyabilmek bizim için çok kıymetli. içeriklerimizin daha geniş kesimlere ulaşabilmesi için vesaire’yi patreon üzerinden destekleyebilirsiniz.