Yanlış bilincin estetiği: “Ofiste bir günüm” videoları

Yanlış bilincin estetiği: “Ofiste bir günüm” videoları
ofiste-bir-gunum

Masanın üzerinde kahve fincanı, malum markalı su termosu, özenle düzenlenmiş bir laptop köşesi, şirket logosu görünen bir not defteri ya da camdan yansıyan şehir manzarası… Bunların hepsi, hayatımızı işgal eden sıradan bir mesai gününden daha fazlasını anlatıyor. Yalnızca taze demlenmiş kahve kokusunu değil aynı zamanda yeni çalışma rejiminin ideolojik nüvelerini de taşıyor.

Sosyal medyada karşımıza çıkan, hepsi birbirinin kopyasıymış gibi görünen ama başrolleri değişen ve gün geçtikçe de görünürlüğü artan “ofiste bir günüm” paylaşımları hem üreticileri hem de izleyicileri için “cazip” bir içerik olmaya devam ediyor. İş hayatının yorucu veya stresli taraflarını değil, parıltılı ve estetize edilmiş yüzünü sergileyen bu içeriklerde kimse “uzun bir toplantıdan çıktım, çok başım ağrıyor” demiyor mesela. Bunun yerine, modern bir ofis masası ya da şık bir kahve köşesiyle, çalışmanın da “stil sahibi” bir şey olduğu mesajı veriliyor. Cam ofisten gün batımı manzarası paylaşmak, “benim işim böyle havalı bir yerde” ve “burada çalışmak çok keyifli” demenin dijital yolu oluyor.

Belki de gerçekten iş hayatı böyledir, biz de kendimizi “geliştiremediğimiz” ya da “başarısız” çalışanlar olduğumuz için bu kadar güzel yerlerde çalışamıyor ve mutlu bir ofis günü geçiremiyoruzdur. Bu tarz paylaşımlara da kıskançlıkla yaklaştığımız için “hate stalk” yapmaya devam ediyoruzdur? Ne yazık ki ilk bakışta masum ve eğlenceli görünen bu videolar, gerçek hayata döndüğümüzde geç dönem kapitalizminin çalışma kültürünü nasıl parlatıp paketlediğinin canlı birer örneğini oluşturuyor: “Sevdiğin işi yap. Yaptığın işi sev.”

Kim gerçekten pencereden süzülen gün ışığında, masa üstü bomboş halde ve stres altında olmadan çalışabiliyor ki? Çoğumuzun masası kablo yığınları, post-itler, soğumuş berbat kahvelerle, kafası da “bugünün mesaisi kazasız belasız bitecek mi, eve vakitlice gidebilecek miyim, yarınki toplantıyı atlatabilecek miyim, kirayı ödeyebilecek miyim?” gibi stres yüklü sorularla dolu.

[mailerlite_form form_id=10]

Bugünün ofisleri, Marx’ın betimlediği fabrikalardan çok da farklı değil. Tek fark belki de şu: burada emeğin sömürüsü, kahve kokusuna ve estetik filtrelere bulanmış halde karşımıza çıkıyor. Yani günümüzde artı-değer yalnızca üretimde değil aynı zamanda Instagram estetiğinde de üretiliyor. Çalışanlar da emeğinin sömürüsünü estetize ederek yeniden dolaşıma sokuyor. İçeriği üreten, canlı emeğinden koparken bu kopuşu görünmez kılan gündelik küçük mutlulukları dijital vitrine çıkarıyor. Yorgunluk ve tükenmişlik, bir Instagram filtresiyle anında kayboluyor. Emeğin yükü görünmez hale gelirken işin kendisinin yarattığı tükeniş, küçük hazlarla süslenip bir performans gibi sunuluyor. Çalışanlar da emeğin içinden değil emeği çevreleyen küçük nesnelerden tat almaya çalışıyor. Günün sonunda bu akım, çalışmayı “zorunluluk” değil “tatlı bir yolculuk” gibi gösteriyor.

Bu paylaşımların en somut faydayı işverenlere sağladığını elbette söyleyebiliriz. Adaletsiz ücret politikaları, mobbingler, liyakatsiz yönetim biçimleri veya haksız işten çıkarmalarıyla konuşulması gereken birçok şirket, bu içerikler sayesinde “iyi işveren markası” olarak görünmek için maliyetsiz bir imkana sahip olurken kapitalizmin “mutlu çalışan” ideolojisi yeniden üretiliyor. Yani görünürlükten doğan artı-değer çalışanlara geri dönmezken, aksine işverenin kâr oranına eklenmeye devam ediyor. Bu paylaşımların, şirketlerin çıkarlarını, çalışanlarının duygusal emeği üzerinden pazarlayan bir ideolojik aygıt işlevi gördüğünü söylemek herhalde yanlış olmaz.

Ofis paylaşımlarının altındaki en gizli katman ise Bourdieu’nun “ayrım” kavramını hatırlatıyor. Cam ofislerden manzaralı toplantı odaları paylaşmak, belli bir statüye işaret ediyor. Daha sade ama minimalist kareler ise kültürel sermayenin bilindik gösterisi oluyor. Yani her fotoğraf ya da video aslında “ben kimim, hangi sınıfta yer alıyorum?” sorusuna sessiz bir cevap taşıyor.

Elinde kahveyle çekilmiş bir “selfie” yalnızca kahveyle ilgili değil. O kareyle birlikte şu mesaj da veriliyor: “Ben üretkenim, tempolu bir iş hayatım var, modern dünyaya aitim.” Takipçiler için bu, hem prestij hem de hayranlık uyandıran bir imaj yaratıyor. Bir fabrikadaki işçi üretim bandındaki yorgunluğunu sosyal medyada “estetik” hale getiremezken, bazı beyaz yakalı çalışanlar işini bir "yaşam tarzına" çevirebiliyor. Görünmez eşitsizlikler kendini yeniden üretmeye devam ederken çalışmak yalnızca ekonomik bir faaliyet değil aynı zamanda bir gösteri, bir performans ve bir kültürel ifade biçimi haline gelmiş durumda. Sosyal medya ise elbette bu harikulade performansların en bilinen sahnesi.

Belki de içeriği üretenin de kendine itiraf edemediği ya da kendisine anlatılması gereken bir hikayesi vardır. Belki de “yabancılaşma” dediğimiz şey, bu çağın araçlarıyla bu şekilde gerçekleşiyordur. Hiçbir tat almadan sürdürdüğü işini önce kendisi için cazip hale getirip kahve köpüğü, ofis manzarası ve öğle yemeği tabağının estetiğinden medet umanların isyanı ise belki çok yakındır. İzleyeceğimiz performanslar ise aldıkları “beğeni” sayısı yerine kazandıkları haklarla konuşulur olacaklardır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.