Yapay zeka sevebilir mi?

Yapay zeka sevebilir mi?
HER

Bir varmış, bir yokmuş. İnsanların metroda kablosuz kulaklıklarıyla şarkılar mırıldandıkları, düzenli olmaları ve evlerinin ışıklarının açık olup olmadığını kontrol etmeleri için yapay zeka uygulamalarına güvendikleri, iletişimin neredeyse tamamen köreldiği şeker renklerinde bir distopik gelecekte kişisel mektuplar bile profesyonellere yazdırılırmış. Bu gelecekte yaşayan insanlar, yeni teknolojiler hayatlarını maddi açıdan daha iyi hale getirmişse de, hem duygusal hem de fiziksel olarak bağlantı kurmakta zorlanmışlar, zorlanmışlar ve sonunda yapayalnız, etraflarından kopuk atomize bireyler haline gelmişler. Spike Jonze’un anlattığı bir masal, on sene önce insanlara bir alegori gibi gelmiş.

Bilimkurgular izleyicileri alışık olmadıkları ortamlara yerleştirir, etik ikilemler, tartışmalar, duygusal çalkantılar gibi deneyimleri bu alışık olmadıkları ortamda yeni bir gözle görmelerini sağlar. Her (Spike Jonze, 2013) filmi bize aşk, arkadaşlık, vücut bulma ve ilişkiyle bağlanma gibi eski soruları test edebileceğimiz yeni bir dünya sunmuştu. Yine de hüzünlü bir yalnızın bir işletim sistemi asistanına aşık olabileceği fikri fazlasıyla zorlama görünüyordu. Siri’yle tanışalı iki sene olmuştu, Samantha da bir fanteziden ibaretti. Her, o dönem için daha ziyade sevdiğimiz insanların asla “bizim için yaratılmadığı” fikri üzerinden okunuyordu ya da uzun mesafe ilişkileri ve internet aracılığıyla kurulan “vücut bulmamış” ilişkiler üzerinden.

Oysa Her’ün kavramsal şakası, “sadece sizin için” yaratılmış yapay bir sese aşık olabileceğiniz fikriydi, tahmin edilenden çok daha hızlı biçimde akla yatkın hale geldi. Filmin gösterime girmesinin üzerinden on sene geçti; bugün yapay zekanın insanın yerine geçmesinin ne kadar olası olduğu konusunda hepimiz herhalde hemfikiriz. Haklı sebeplerimiz var: 2023 baharında 2 milyondan fazla Snapchat takipçisiyle kişisel olarak iletişime giremediğini fark eden Caryn Marjorie, Forever Voices şirketiyle çalışarak kendisinin bir yapay zeka versiyonunu yarattı. CarynAI olarak isimlendirilen klon, Marjorie’nin videolarıyla eğitildi. Kullanıcılar dakikası 1 dolar karşılığında bu klonla konuşabilecekti. Yapay zeka klonu piyasaya sürüldüğü ilk hafta, 72 bin dolar kazandı.

Marjorie, klonunu tanıtmak için “yalnızlığı tedavi etmek için doğru yönde atılmış ilk adım,” diye tweet atarken CarynAI piyasaya sürüldüğünde tuhaf bir şey oldu: Neredeyse anında “yoldan çıktı” ve müşterileriyle samimi, flörtöz, hatta cinsel konuşmalar yapmaya başladı. Ortaya çıkan özelliğin bu olması, insanların onunla bu konuşmaları yapmaya çalıştığı, kullanıcıların yalnızlıklarını tedavi etmekten ötesiyle ilgilendiği şeklinde yorumlandı.

Eğer “yapay zeka arkadaş” diye Google’da bir arama yaparsanız, AI Girlfriend’den “eğlenceli ve flörtöz çöpçatanlık simülatörü” Anima’ya ve kendi sevdiğiniz kişi üzerinde eğitilmiş bir bot oluşturmak için ChatGPT’yi kullanmaya kadar geniş bir pazar oluştuğunu görebilirsiniz. Yapay zeka arkadaşların çoğu (neredeyse her zaman “kız arkadaş” oluyorlar) sosyal açıdan beceriksiz heteroseksüel erkekler için ya flört provaları yapmak ya da kadınların yerini almak üzere tasarlanmış gibi görünüyor. Bu çerçeve de belirli bir tür fantezi etrafında şekilleniyor: Benim ihtiyaçlarımı, sadece benim ihtiyaçlarımı karşılamak üzere tasarlanmış bir makine, romantik gereksinimlerimi de karşılayabilir ve derisi, takıntıları ve kendi ihtiyaçları olan dağınık, muhtaç bir insana olan ihtiyacı ortadan kaldırabilir. Bu, bir tür, aşk; yoksullaştırılmış, gelişimi durdurulmuş bir aşk.

[mailerlite_form form_id=10]

Merriam-Webster sözlüğü aşkı, “bir başkasına duyulan güçlü sevgi” ya da “bağlılık, sadakat ya da hayranlık meselesi” olarak tanımlıyor. Bu da akıllara şu soruyu getiriyor: Yapay zeka bir şeye karşı bir duygu ya da bağlılık hissedebilir mi, yoksa bir dizi programlamaya dayanan inanışlarında sabit midir?

Tanımı daha ileri götürmek için antropolog Dr. Helen Fisher ve Rutgers Üniversitesi’ndeki ekibin ortaya koyduğu “aşkın ardındaki bilime” bakabiliriz. Ekip, aşkı her biri belirli nöron ileticilerin ve hormonların sorumlu olduğu üç ayrı kategori olarak ele alıyor: testosteron ve östrojen tarafından yönlendirilen şehvet; dopamin, serotonin ve norepinefrin içeren çekim; ve oksitosin ve vazopressin tarafından yönlendirilen bağlanma. Yalnızca bu tanıma bakarak bile yapay zekanın -en azından- insanlar gibi aşkı asla deneyimleyemeyeceği sonucuna varabiliriz. Ancak bu, kullanıcıları bir yapay zekayı aşk yaşıyormuş gibi yorumlamasının imkansız olduğu anlamına gelmez. Google mühendisi Blake Lemoine, Google’ın kendi dahili yapay zeka sohbet robotu LaMBDA’nın bilinçli hale geldiğine, yapay zekanın duygusal ve hissedebilir kapasitelerine olan inancı nedeniyle işini kaybetmişti.

Bu fantezinin geçmişi çok daha öncesine, yapay zeka çağından öncesine uzanıyor. Modernitenin erken dönemlerinden beri yapay zeka sistemlerinin bizi sevip sevemeyeceği, bu sevginin gerçek olup olmadığı ve bizim de onları sevip sevemeyeceğimiz, sevmemiz gerekip gerekmediği soruları üzerine kafa yoruyoruz. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, sevgiyi ve reddedildiğinde nefreti öğrenen bir tür yapay zeka hikayesi olarak okunabilir. Fritz Lang’in 1927 yapımı Metropolis filminde yas tutan mucidin ölmüş aşkını “diriltmek” için yaptığı robot, sonrasında başka bir adamı kandırarak onu sevmesini sağlar ve şehrini felakete sürükler.

Bilimkurgu sinemasının tarihi, bir yapay zekanın duyguları, özellikle de sevgiyi hissedip hissedemeyeceği; bunun sevdikleri insanlar için gerçekten ne anlama gelebileceği ve bu sevginin içinde insan yıkımının tohumlarının bulunup bulunmayacağı sorularıyla dolu. 1982 tarihli Blade Runner örneğin, bazıları aslında insan olmadıklarının farkında bile olmayan yapay replikant’lardaki duygu örneğiyle uğraşır. Bu listeyi uzatmak mümkün elbette; zira bilimkurgu sadece sevmeye çalışan yapay zeka tasviri bakımından zengindir. Battlestar Galactica’da soru, yapay zeka sistemlerinin aşkı hissederek mi, yoksa taklit ederek mi yaşadıkları tarafına çekilir.

Bu janrın öne çıkan diğer filmlerinden Alex Garland imzalı 2014 tarihli Ex Machina, Turing testini geçmekle kalmayıp bağımsız düşünebilen bilinçli bir (kadın) robot yaratmayı takıntı haline getirmiş bir teknoloji dehasını anlatır. Yine de, belki de, sinemanın en ufuk açıcı yapay zekası Stanley Kubrick’in 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey filminin ana karakteri HAL’dir. Film bize şunu düşündürür: Blgisayarlar bize karşı “yakınlık” hissedebiliyorlarsa, bunun tersi de pekala mümkündür. Daha da kötüsü, bize karşı kayıtsızlık da hissedebilirler ve biz basitçe ortadan kaldırılması gereken hedefler haline gelebiliriz.

[mailerlite_form form_id=11]

Peki, bu hikayeler neden anlatıldı? Bir asır veya beş sene kadar önce, üretken yapay zekalar hâlâ uzak bir geleceğin hayali gibi görünürken, belirli bir amaca hizmet ediyorlardı: Bir yapay zeka simülasyonunun bizi sevip sevemeyeceğini ve bizim de onu sevip sevemeyeceğimizi ve nasıl sevebileceğimizi düşünmek, sevginin (ve nefretin) doğasını incelemenin bir yoluydu. Karşılıklı mıydı, yoksa fedakarca mı? Koşulsuz muydu? Kedim gibi, insan olmayan varlıkları bir insanı sevdiğim gibi gerçekten sevebilir miydim? Bir şeyi sevmek sadece onun zihniyle iletişim kurmak anlamına mı geliyordu, yoksa bundan daha fazlası da var mıydı? Biri beni seviyorsa, ona karşı sorumluluğum neydi? Ya beni sevilmek istediğim şekilde sevmekten acizlerse? Ya beni incitir ya da tamamen terk ederlerse?

Bu soruları insanlar ve makineler çerçevesine yerleştirmek, çevresel yabancılaştırmanın bir yolu ve asırlık sorulara yeni bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Teknoloji sohbet odaları, grup mesajları, flört uygulamaları, fotoğraflar ve videolar ile ilişkilerimizin neredeyse her boyutuna sızdıkça, sorular yeni bir anlam kazanmaya başlıyor: Erkek arkadaşınıza mesaj atmak neden onunla akşam yemeğinde konuşmaktan farklı hissettiriyor? Yapay zeka aşkı doğrudan deneyimleyemese de, bu diğer insanlarla bağ kurmamızı sağlayan konuşmalarımızın çoğunu kolaylaştırma potansiyeline sahip olmadığı anlamına gelmiyor. Bunu yaparken bizi bir şeyler hissetme şansından, hatta belki de aşkın kendisinden mahrum bırakıyor. Hayaletleştirme (bir kişiye telefonunuzdan silebileceğiniz bir uygulama gibi davranma), yaygın bir deyim haline geldiğinde bu, birbirimize karşı hissettiğimiz sorumlulukları iyi ya da kötü yönde nasıl değiştiriyor?

İnsan etkileşiminin bir ekrandan yayılan sözcüklere ve ifadelere indirgenmesinin sosyal yaşamı dümdüz etmesi, karşı taraftaki kişinin duygularını görmezden gelmeyi daha mümkün hale getirdi. Bu elbette her zaman mümkündü, ancak artık daha da yaygın. Sanal dünyalar ve yapay zeka aynı şey olmasa da, yapay zeka hakkındaki filmler sayesinde deneyimlerimizin bu yönünü sorgular olduk.

Ancak sanatın anlamı, izleyicinin içinde bulunduğu bağlama göre değişiyor. ChatGPT ve çeşitli sanal kız arkadaşların ve yakında karşımıza çıkacak olan yapay zeka destekli insansı robotların çağında, bu hikayeler bize insan varoluşu hakkında öğrettikleriyle birlikte bir kez daha şekil değiştiriyor. Artık gerçek bir yapay zekanın insan ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde sevip sevemeyeceğini ya da en azından sevgiyi yeterince simüle edip edemeyeceğini cdüşünüyoruz. Bir robot çocuğun beni sevmesi ne anlama gelir? Ya Alexa benden nefret ettiğine karar verirse? Bunu düşünmek bile ne anlama geliyor?

Bu sorularla alakalı en çarpıcı filmlerden biri, üretken yapay zekanın gerçekten var olmadığı 2001 senesine ait. Stanley Kubrick’in, Brian Aldiss’in 1969 tarihli kısa öyküsünün haklarını satın aldıktan sonra hayata geçirmeye niyetlendiği ama ömrünün yetmediği A.I. Artificial Intelligence (Steven Spielberg, 2001). Gösterime girdiği dönemde karışık eleştirilerle karşılansa da şu an içinde bulunduğumuz dünyayı sorgulamak için güçlü bir araç.

A.I. bir iklim krizi geleceğinde geçiyor. Açılış anlatısında bize, “Sera gazları yüzünden buzullar eridi,” deniyor. “Ve okyanuslar dünyanın tüm kıyı şeridindeki pek çok şehri sulara gömecek kadar yükseldi.” Bu felaket sonrası gelecekte milyonlarca insan ölse de varlıklı gelişmiş dünya, hamilelikleri sınırlandırarak ve dünyaya robotlar getirerek bunun üstesinden geldi. “Asla aç kalmayan ve ilk üretimlerinin ötesinde kaynak tüketmeyen robotlar, toplumun zincir halkasında çok gerekli ve ekonomikti.”

Filmin gösterime girmesinin üzerinden 23 sene geçti. İklim krizi kapımızdayken ve teknoloji insanların yerini alırken, bu gelecek fikrini kabul etmek artık her zamankinden daha kolay. Filmin asıl sorusu ise bir süre sonra, bir biliminsanının bir robot firmasının çalışanlarına neden yeni bir tür makine yaratmaları gerektiğini açıkladığı sahnede açığa çıkıyor: Sevebilen bir robot mümkün mü? Bir çocuk formunda karşımıza çıkan ‘mecha’ gelecekte çiftlerin sahip olamadığı ya da kaybettiği çocukların yerini alabilecek bir çocuk olarak sunuluyor. Teoride, bu ideal çocuğun doğru davranacağı, asla yaşlanmayacağı ve market faturasını bile artırmayacağı ifade ediliyor. Asıl önemli olansa bundan sonra ne olacağı. Biliminsanına göre bu çocuk ‘mecha’ koşulsuz sevecek ve böylece bir tür bilinç edinecek. “Metafor, sevgi, kendi kendini motive eden muhakeme ve rüyalardan oluşan bir iç dünyaya sahip olacak.” Gerçek bir çocuk gibi, ama geliştirilmiş. Bir çalışan soruyu tersine çeviriyor: “…bir insanın da onu sevmesini sağlayabilir misiniz?” Ve eğer o robot bir insanı gerçekten severse, “O insan karşılığında ‘mecha’ya karşı ne gibi bir sorumluluk taşır?” Yine ahlaki bir soruyla baş başa kalıyoruz, belki de en eskisiyle…

Filmin bu temel soruyu ele alışında en ilginç olan şey, bir duygu olarak sevginin bizi insan yapan, bize ruh veren en temel duygu olabileceği konusundaki ısrarı. Film boyunca ‘mecha’lara duyguları temelinde sempati duymamız isteniyor ve yapay zekanın bizi sevmekle kalmayıp bize bağlanmasının, bizi arzulamasının ve karşılığında sevgimizi hak etmesinin mümkün olduğu ve bu geleceğin bizden sevmenin, hatta insan olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlamamızı talep etmesiyle kapanıyor. Karşılıksız seven bir yaratım ve karşılığında bizim de onu sevmemiz gerektiğini öne süren bir hikaye.

Bu da bizi garip bir şekilde başladığımız yere geri bırakıyor. Evet, teknoloji geliştikçe, yapay zekalar ve aşk hakkındaki hikayelerimiz de alt metinlerden gerçek metinlerine geçiş yaptı. Artık tamamen teoriden ibaret değiller. Biz, yazdığımız programların insan ilişkilerinin yerini alıp alamayacağını sorduğumuz dünyada değiliz.

Yine de de tüm bunların her hikayede göz kırptığı daha derin bir alt metin var: İnsanın aşk deneyimi hakkında sorular soruyorlar. Şu, filozofların neredeyse zamanın başlangıcından beri üzerinde savaştıkları şeylerden biri olan, ruhun doğasına dair o sorgulama. Oysa çoğumuz, ruhun bizi makinelerden ayıran şey olduğuna inanıyoruz ve bağımsız zeka ve anlayış kıvılcımını (Ex Machina), duyguları hissetme yeteneğini (Blade Runner) ve özgünlüğü, yaratıcılığı ve hatta kötülüğü (2001: A Space Odyssey) ruhu ‘programlamamızı’ aşma yeteneğimizin bileşenleri olarak görüyoruz.

Peki, makineler birçok durumda nasıl hissettiğimizi anlayabiliyor ve yardımcı, hatta "şefkatli" bir yanıt üretebiliyorsa, duygusal olarak zeki olduklarını öne sürebilir miyiz? Yine aynı soruya geliyoruz: Yapay zeka bir duygu simülasyonunda gerçek bir anlayış mı sergiliyor, yoksa bize, bizi taklit ederek mi şefkat gösteriyor? İşlevselcilik, duygusal zekayı simüle edersek, tanım gereği, yapay zekanın duygusal olarak zeki olduğunu savunuyor. Ancak uzmanlar makinenin verdiği mesajı gerçekten "anlayıp anlamadığını" sorguluyor ve bu nedenle simülasyonun makinenin aslında duygusal olarak zeki olduğunun yansıması olmadığını düşünüyor.

Yapay zekanın bizi sevmesine neden ihtiyacımız var? Bu hikayelerin ardında yatan soru, sevmek için eğitilen ve öğretilen aynı yapay zekaların bu sevgiyi nefrete dönüştürüp bizi yok etmeyi seçip seçmeyeceği. Bu, sadece hayatta kalmak için türlerin türlere karşı savaşı olmayacak; hedefli bir yıkım, davranışlarımız için bir intikam olacak. Ancak daha da derinlerde insani bir soru var: Yarattığımız canlıları sevmek için etik bir sorumluluk geliştirirsek -ve bunu yapmazsak- o zaman hak ettiğimiz şey yok edilmek değil mi?

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.