Yapmamayı tercih ederim: Psikanaliz Bartleby’ye ne vaat ediyor?
Amerikan edebiyatının en saygın yazarlarından Herman Melville’in New York’ta geçen Kâtip Bartleby adlı uzun öyküsünde, Bartleby karakteri modern büro yaşamının içine sıkışmış bir figür olarak karşımıza çıkar. Bartleby, kâtip olarak işe girdiği Wall Street’teki hukuk bürosunda kısa bir zaman içinde kendisine verilen görevleri “Yapmamayı tercih ederim” diyerek reddetmeye başlar. Önce yazdıklarını kontrol etmeyi tercih etmez, daha sonra postaneye gitmeyi, nihayetinde yazmayı... Bir süre sonra artık hiçbir iş yapmadığı hukuk bürosunu terk etmeyi de yine aynı sözlerle reddeder.
Öyle ki, hikayede Bartleby’nin “Yapmamayı tercih ederim” dışında başka sözü yok denecek kadar azdır. Kendisi ve geçmişiyle ilgili soruları inatla yanıtsız bırakır. Yapmamayı tercih ederek yavaş yavaş sistemden, sonra da yaşamdan çekilen Bartleby, bir noktadan sonra beslenmeyi dahi tercih etmeyerek altmış iki sayfalık bir sürede bir hapishane bahçesinde ölür.
Psikanalitik tanı kitapları, Bartleby’yi aşırı geri çekilme mekanizmasını kullanan bir şizoid, içeriyi besleyen ne varsa reddeden bir anoreksik, saatlerce duvara bakıp sorulara cevap vermeyen bir katatonik veya dış dünyaya libidinal yatırımını tamamen kaybetmiş bir melankolik olarak tanımlayabilir. Belki Bartleby’nin kendi adına bir sendromu bile olabilir, nitekim bu az rastlanan bir şey değildir: Örneğin psikanalitik tanı literatüründe önemli yer tutan Nancy McWilliams, kendisini esir alan devrimci gerilla örgütüne katılan Hearst’ü, regresyon yaşayan histerik bir vaka örneği olarak, “Patty Hearst Sendromu” adıyla anmıştır. Psikanalitik teori çoğu zaman, kişilerin yaşadıkları sisteme verdikleri normdışı tepkileri, psikotik uca daha yakın duran kişilik örüntüleriyle açıklama eğilimindedir.
Ama Bartleby’nin “Yapmamayı tercih ederim” sözünü başka türlü okuduğumuzda, orada yalnızca bilinçdışı bir geri çekilme ya da melankoli değil, çok daha geniş bir sistemin —çalışmanın, işlevselliğin— bilinçli bir mutlak reddiyle karşılaşırız. Bartleby yalnızca yapmayı değil, bütünüyle sisteme katılmayı reddeder… Peki psikanaliz, bu türden bir mutlak çekilmeyi terapi odasında nasıl ele alırdı? Bartleby’nin böyle bir arzu ve motivasyonu olmadığını bilsek de bir psikanalist ile Bartleby’nin terapi odasında karşılaştığını düşünmek, psikanalizin işlevsellik odaklı dönüşüm sürecine ışık tutabilir.
Psikanalitik söylemde, ister nevrotik ister psikotik olsun, analiz süreci “başarılı” ise kişi dünyaya bir şekliyle yeniden katılır. Freudyen anlamda sever ve çalışır. Freud’un “sevmek ve çalışmak” formülasyonu, çoğu psikanalist için ruhsallığın fena işlemediğinin ölçütüdür. Modern psikanalistlerden Peter Fonagy, Christopher Bollas ve Adam Phillips gibi isimler, farklı yazılarında terapötik değişimin kişiyi sevebilecek ve çalışabilecek şekilde “özgür kılmaktan” geçtiğini yazar. (Artık) seven, çalışan, işlev gören, ilişkilenebilen bir analizan, psikanalist için memnun edicidir. Belirtmek gerekir ki bu formülasyonda “çalışmak” derken kabaca iş görebilmek anlamının taşınmadığı psikanalistler tarafından hep vurgulanmıştır. Çalışmak, kişinin üretken ve canlı olabilmesi, dünyayla “aldılı verdili” bir ilişki kurma kapasitesi olarak tabir edilir çoğu zaman. Sevmek ise kişinin ilgi duyabilmesi, işleyen bir libidosunun olması, merak edebilmesi, kişiler arası ilişkilere yatırım yapabilmesi gibi bir bağlamda ele alınır. Bu kapasitelere (yeniden) kavuşmak, kişinin “içinin canlı olması” psikanalizin belki de sunduğu en somut çıktılardan biridir.
Kişi, nesneye, dile, ilişkiye, çalışmaya ve dünyaya döner. Kısacası analiz, kişiye işlevlerini iade eder. Ama bu işlevlerin icra edileceği dünya hakkında ne der? Bu soru önemlidir çünkü Bartleby’yi yaşama çekerken ona bir yandan da şunu söylüyoruzdur: “Bu dünya yeterince iyi. Geri dön.”
[mailerlite_form form_id=10]
Analiz odasının çarkı, sanıyorum ki bu önkabul olmadan dönmeye başlamaz. Çark döndükten sonra da her klinik müdahalemiz bir politik eylemdir artık. Kişiyi dünyada yaşamaya ama dolayısıyla da sisteme dahil olmaya çağıran bir eylem... Artık analitik eylem ile kapitalist eylemin işbirliği içinde olup olmadığı her analitik birleşme için yerinde bir soru olacaktır, keza kişinin geri çağırıldığı sistemin arabulucusu psikanalistin ta kendisidir.
Fikrim odur ki madem psikanalist böyle bir arabuluculuk görevini üstlenmiştir, o halde işlevselliği, karşılıklılığı ve arzuyu yeniden inşa etmeye çalışırken, bu arzunun yöneldiği hayatın ne kadar onurlu, ne kadar yaşanmaya değer olduğunu sorgulamakla da yükümlü değil midir?
Bu noktada, Selçuk Kozağaçlı’nın “Ne için yaşıyoruz? Yaşıyoruz, bu yaşamak çok kutsal, öyle mi? (...) Yaşamın kendisi değil kutsal olan. Kutsal olan adil bir yaşam. Kutsal olan onurlu bir yaşam” dediği konuşması ruh sağlığı çalışanı kimliklerimize ayrı bir çarpıyor sanki. Kozağaçlı’nın "onurlu yaşam" vurgusu, Bartleby’nin sistemden çekilmesini sadece patolojik değil etik bir pozisyon olarak da düşünmeye imkan tanıyor. Bu soru siyasetin, hukukun, felsefenin olduğu kadar psikanalizin de temel bir sorusu olarak ele alınmalı bana kalırsa. Seans odasına hastalarımızı kabul eden bizler, içinde yaşadığı dünyayla sevmek ve çalışmak ekseninde ilişkilenmesini beklediğimiz kişiye, bu ilişkilenme sonucunda hala onurlu bir yaşam sürebileceğini söyleyebiliyor muyuz?
Psikanalizin tanısal değerlendirmeleri, sevmek ve çalışmak formülasyonu insan psikesine dair değerli bir zemini var ediyor, kuşkusuz. Buna itiraz etmeyerek ama ekleyerek söylemek gerekir ki belki de kişinin sevmek ve çalışmak ekseninde içinin işlemesi ve canlı olması, onurlu bir hayata talip olmanın ta kendisidir. Mesela Patty Hearst’ün herkes için eşit bir yaşam için devrimcilere katılmasının ta kendisidir. Bartleby’nin yasını tuttuğu onurlu yaşamın ta kendisidir. Dolayısıyla, bu yönteme gönül vermiş her kişi -psikanalitik kavramlardan faydalanan psikolojik danışmanlardan, psikiyatrlardan psikanalistlere- belki de gece gündüz yaşatmak veya canlandırmak uğraşısı içinde oldukları hastalarının yaşayabilecekleri onurlu hayat mücadelesinin de bir parçası olmalılardır.
Bartleby’nin hikayesi altmış iki sayfada bitiyor. Bu erken son, bir ruh sağlığı çalışanının tek başına üstlenebileceği bir kefaret değil... Bartleby’ye ulaşabilen, “Yapmamayı tercih ederim” dışında ağzından bir cümle koparabilen bir toplum olmak seans odasının değil hepimizin meselesi ve ihtiyacı. Son kertede gözden kaçan hakikat şudur ki, Freud’un sevmek ve çalışmak dediği ancak onurlu bir yaşamla birleşirse gerçek anlamını kazanabilir. Selçuk Kozağaçlı’ya Freudyen bir selam vererek bitirelim: Sevmek ve çalışmanın kendisi değil kutsal olan, kutsal olan onurlu bir yaşam için sevmek ve çalışmak.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()