Yası geride bırakamamak: “Hanene Ay Doğacak”

Yası geride bırakamamak: “Hanene Ay Doğacak”
the-future-looks-bright-hanene-ay-dogacak

The Future Looks Bright (Hanene Ay Doğacak), Şebnem İşigüzel’in aynı isimli öykü kitabından Büke Erkoç ve Ersin Yaşar’ın uyarladığı, İngilizce sahnelenen, tek kişilik bir oyun. Büke Erkoç’un tek kişilik performans sergilediği oyunun bu açıdan cesaretini vurgulamak, başarılı bir "nesne tiyatrosu" örneği olduğunu söylemek lazım. Oyun boyunca bir "kutu" bazen bavul, bazen tabut, bazen gişe, bazen yatak olarak kullanılıyor. Oyunun ritmi, geçişleri seyirciyi sıkmadan, dinamik bir yapı sunuyor. Söz konusu kitabı okumadığım için, içerik olarak değerlendirirken elimdeki tek şey tiyatro metninin kendisi olacak.

Eser, kişisel bir hikayenin arka planında, tarihsel veya toplumsal bir dönüşüm dönemine işaret ediyor. Geçtiği dönem itibarıyla '68 ruhunu anımsıyoruz. Hikaye, intihar etmek üzere olan bir karakterin geçmişi hatırlamasıyla başlıyor, geriye dönüş aracılığıyla hatıralarını aktarıyor. Politik dokusuyla My Brother is an Only Child’ı (Daniele Luchetti, 2007) anımsatan oyun, kadın başkarakterin abisi ve ailesiyle ilişkisi üzerinden dolaylı olarak siyasi bir tutum kazanıyor. My Brother is an Only Child’da olduğu gibi karakterimiz hem siyaseti öğreniyor hem de abisiyle çatışarak ilişki kurmaya çalışıyor. "-izmlere", ideolojilere dair bilgi edinirken, onları savunurken ya da onlara karşı dururken hep naif bir ilişkilenme biçimi kuruyor.

Örneğin Komünist Manifesto’dan ateşli parçalar okurken, devrimci olmaya çalışırken aile evinde sigara içmesini ya da abisinin arkadaşına aşkını gizlemeye çalışıyor. Dünyayı değiştirmek mümkün gibi görünürken eyleme giden abisini gizli gizli takip edebiliyor. Büyürken hem aşkı ve siyaseti öğreniyor hem de dünyayı deneyimliyor. Üniversite ortamı, direniş, özgürlük mücadeleleri, birçok çatışma içerisinde hem kadınlığını hem de kendini keşfediyor. Önce aşkla tanışıyor, ardından da inandığı dava uğruna sevgilisinin cenazesine katılıyor. Keşfettikleri, kaybettikleri, emin oldukları, olmadıkları ile bir dönüşüm yaşıyor. Anımsadığı cenaze töreniyle sembolik olarak bir ülkede siyasete ilişkin umudunu da yitiriyor.

"Aynada yüzümü seyrederken sevdiği erkeği kaybetmiş bir kadının gözlerindeki ifadenin nasıl olabileceğini düşündüm. Birden o kalabalığın arasından gördüğüm tabutun başındaki kadının gözlerini hatırladım."[i]

Eser boyunca ikilikler iyi kullanılmış. İngiltere-Türkiye, sağ-sol, ölüm-yaşam, anne-baba, kadın-kız, siyasi olan-siyasi olmayan, kendine ait olan-olmayan üzerinden pek çok okuma yapmak mümkün. Yukarıda alıntıladığım kısımda karakter sevdiğinin ölümü ile yüzleşirken aklına annesinin yası geliyor. Annesinin yüzüğü üzerinden, aslında bir zamanlar annesinin de bir devrimciyi sevdiğini ve yitirdiğini öğreniyoruz. Bu açıdan çatışmaları karakterle beraber seyirci de yaşıyor: Yas duygusu ile mücadele edememek, annenin kaybı, sevilen adamın kaybı, bir ülkenin kaybı.

Başkarakterimiz özellikle annesi ile kurduğu sağlıksız özdeşimle adeta bizi aynalıyor. Genç bir kızdan kadın olma sürecini seyirciye aktarırken politik çıkmazlarını, çelişkilerini, tüm bu çatışmaların ortasında yasla yüzleşmesini deneyimliyoruz. Bu bakımdan annesinin yasıyla yüzleşememiş bir kadının büyüme hikayesi olarak da okunabilir.

Karakterimiz psikoloğu ile konuşmalarını aktarıyor. Orada bahsettiği "salyangoz ve ardından bıraktığı ışıltı" imgelemi aslında bir kuşağın yitip giden umutlarını aktarıyor. Eserde birkaç kez geçen bu salyangoz vurgusu tiyatro metninde bir yere bağlanmıyor, ama gerçeküstü şekilde aniden tavanda beliren salyangoz ve ışıltılı yolu akılda yer ediyor.

"Talih, anti-talihsiz gözlemlenemez / bu bir hareket ve dinleniştir / insan faydasız bir ihtirastır"[ii]

Karakterimiz çözümleyemediği travmalarıyla kendini talihsiz buluyor, ama bu talihsizlikler karşısında Lale Müldür’ün şiirindekine benzer bir yaklaşım sergiliyor. Biraz mistik, metafizik bir anlam arayışı içinde. Gerçeklik, siyaset ona dayatılmış, o ise hiçbir kalıba sığamamış. Kalıplara sığmadığı gibi inandığı ilkeler de slogandan öteye geçememiş. Karakterimiz özellikle sorgu sahnesinde militandan ziyade şanssızlıktan sorguya çekilmiş idealist bir genç gibi görünüyor. Politik bir farkındalığa sahip olmadığı gibi "iç varlık" olarak annesinin ruhunu ve anılarını taşıyor.

İlahi Komedya'dan bir şeytan tasviri. Dante, en ağır cezayı tarihin en aşağılık hainleri olarak gördüğü kişilere ayırır: Sezar'a ihanet eden Cassius ve Brutus ile İsa'ya ihanet eden Yahuda, Şeytan tarafından çiğnenir.

Andrew Solomon, Depresyon Atlası’nda depresyonun iki önemli boyutunu açıklıyor: Ruh halinin baskın doğası ve özerkliği, yani kendi başına şekillenen hayatı, bir de depresif ruh halinin kırılganlığa ve duygusal canlılığa amansız saldırısı ile kişinin canlılık kıvılcımını çalması[iii]. Solomon’un annesinin ölümünden sonra hissettiğini söylediği keder, oyunla da paralellik gösteriyor. "Asalak" gibi konakçısı üzerinden yaşayan bu korkunç fikir, eserde karakterin annesi.

Karakterimiz annesine dair anılarıyla kendi anılarını muğlaklaştıracak bir özdeşim kuruyor. Bu talihsiz yazgıya boyun eğiyor, sonunda "kutsal ruhla bütünleşme" gibi annesine kavuşuyor. Bir öte dünya fikrinden ziyade başlangıca işaret etmeyen bir sonla seyirciyi selamlıyor. Söz konusu bitiş, intihar her ne kadar materyalist olarak ifade edilse de metafizik bir arınma. Solomon depresyonu "sevgideki kusur" olarak tanımlıyor. Kristeva’nın "kaybolmayan nesne" olarak ifade ettiği şey de bu eserde annesinin sevgilisinin tabutu olarak karşımıza çıkıyor. Yas tutma, unutma, hatırlama arasında seyrüsefer halindeki oyun, depresyonu seyircisine yansıtıyor.

Oyunda başkarakter, sevdiği adam ve sevdiği adamın yasını tam olarak tutamamış anne üzerinden depresyonu görebiliyoruz. Bunu açıklamak için Latincede bölmek/reddetmek anlamına gelen dis kavramına da başvurabiliriz. Bu kavram, hikayeyi dissociative identity disorder (dissosiyatif kimlik bozukluğu), disavowal (inkar), disconnection (kopukluk), disease (hastalık) ya da yıldızlarından ayrılmak anlamına gelen disaster (felaket) gibi klinik durumlarla ilişkilendirmemize kolaylık sağlıyor[iv]. Travma tam da böyle bir felaket, kişinin yol gösterici yıldızının kaybı. Bu açıdan karakterimiz yaşamına son vererek yıldızına da kavuşuyor.

Günümüzün okumuş kesiminin öte diyar olarak yurtdışı ve gündemini takip etmekten kendini alıkoyamadığı özyurdu arasında salınması benzer bir ruh hali. Pek tabii bu ölümler yaşanırken tabutun ülkeye gönderilmesi bürokratlar açısından sadece idari bir eylem. Hanene Ay Doğacak ise öngördüğümüz, buruk bir sona sahip olmasına rağmen seyirciye alan bırakan bir oyun. Büke Erkoç ve sahne arkası ekibini tekrar tebrik ediyorum.


[i] Şebnem İşigüzel, Hanene Ay Doğacak
[ii] Lale Müldür’ün Siyah Sistanbul kitabındaki "Bugün Aslanları Serbest Bırakmışlar" şiirinden.
[iii] Donald Kalsched, Travma ve Ruh, Ayrıntı Yayınları, s. 158-159.
[iv] Donald Kalsched, Travma ve Ruh, Ayrıntı Yayınları, s. 144-145.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.