Yavaş yürüyenlere neden öfkeleniyoruz?
Sabah kalkmışız, mesaiye yetişmeye çalışıyoruz. Bütün dünya bir olmuş gibi herkes önümüze çıkıyor, aheste aheste yürüyor, çiftler dar yolda el ele tutuşmaktan vazgeçmiyor, yaş almışlar kaldırımları tek etmiyor, bebek arabalı anne babalar sokağa çıkmadan edemiyor ki yolumuz açılsın. Bir öfke kaplıyor içimizi, bazen gözümüzün önünde şiddet dolu anlar canlanıyor. Hızlı olmamız gerektiğini salık veren yazılmamış toplum sözleşmesine uymayıp yavaş yürüyeni, atmak istiyorsunuz en derin gayya kuyusuna. Bu öfke nereden neşet ediyor? Hiçlikten mi? Yavaş yürüyenler kötü insanlar mı? “Vakit nakittir” şiarıyla hareket ettiğimizden yolumuza çıkan herkes bize akçe mi kaybettiriyor? Yoksa hızlanan kent yaşamı içinde geç kalınan her yer için ödemek zorunda bırakılacağımız bedel mi bizi korkutuyor? Kent yaşamının hızına haiz olmaya çalışan onca kişi, yaratılmış bir yetersizlik hissi içinde çevresinde hızını kesen her şeye öfke duyuyor.
Chelsea Wald’ın “kaldırım öfkesi”[i] diye nitelediği bu durum, belli ki kapitalizmin tüm coğrafyalarında “öfkeli insanlar” şeklinde tecessüm etmiş durumda. Wald’ın sabır çevresinden okuduğu ve psikolojik yaklaşımlarla açıklamaya çalıştığı “hızlanan dünyada zaman algımızın bozulmuş” olmasından[ii] kaynaklanan sabırsızlık ve öfke hali yalnızca birer semptom. Elbette psikoloji, açıklamanın yöntemlerinden biri olabilir, peki bu yeterli olacak mıdır?
Hızlanan dünyada zaman algısının bozulması demiştim. Son 30-40 yılda bambaşka bir faza geçilmiş olsa da, kentler hız meselesiyle yeni tanışmıyor elbette. Beton ve çeliğin durdurulamaz beraberliğinin inşa ettiği ilk kentlerden Paris için “19. yüzyıl başlarında Paris kentinin hızlı ve karmaşık görünen büyümesi kent yaşamının anlamını çözmeyi, okumayı ve onu temsil etmeyi zorlaştırıyordu”[iii], der David Harvey. Weber de Şehir kitabında[iv] kenti tüm bileşenleriyle hayatın hızlı yaşanıldığı yer olarak tanımlar. Georg Simmel[v] ise kapitalizmin hızlandırdığı kentte insanların kendisine ve çevresine yabancılaşmasını konu edinir.[vi] Simmel ve Weber’in kent yaklaşımlarında kentin doğrudan bir analiz nesnesi değil de toplumsal değişimin bir parçası olarak ele alındığını eklemek gerekir. Kent yaşamını merkeze alan bu düşünürlerin yaklaşımlarını neredeyse eşzamanlı geliştirmelerinin bir sebebi vardır, üretimini maksimize etmeye çalışan kapitalist birikim biçimi. Ne yapar kapitalistler? Mekan ölçeklerini genişletir, sermaye birikiminin zamansal ritmini artırır. Bu da yalnızca üretim alanına değil hem toplumsal yeniden üretim alanına hem de gündelik yaşamın ritmine sirayet eder.
[mailerlite_form form_id=10]
Kentin ritminin artık 9/8’liğe taş çıkarır hale gelmesiyle kent sakini[vii] için şimdi’nin tek anlamı birazdan’a geçmektir. Birazdan başlayacak işe yetişmek, birazdan gelecek otobüsü yakalamak, birazdan gireceği toplantıya yetişmek... Bazen “şimdi” zamansal olarak genişliyor ama yüklenen anlam aynı kalıyor. Özellikle çevremdeki lise ya da üniversite öğrencilerinin genişlemiş şimdiyi, yani lise ve üniversite yıllarını gelecekte zengin olmak, yurtdışına gitmek için aşılması gereken bir zaman dilimi olarak tanımladıklarını duyuyorum. François Hartog’a göre 1789’da başlayıp Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sonlanan "tarihsellik" rejimi, "şimdicilik" rejimini ortaya çıkarmıştır.[viii] Enzo Traverso da “…şimdicilik, hükmedilemeyen bir geçmişle yadsınan bir geleceğin ‘bir türlü geçmeyen bir geçmişle’ ne icat edilebilen ne de öngörülebilen geleceğin arasında asılı kalan bir zamana dönüşüyor,” der.[ix] Asılı kalan şimdiyi araçsallaştırmaktansa, anlamlı bir yürüyüşü oluşturan bir önceki, şimdiki ve sonraki adımın diyalektik ilişkisine odaklanmak gerek. Bu, ânı pohpohlamak için söylenmiş bir şey değil. “Anda kalalım” safsatasına su taşımak hiç değil. Tam tersine kristalize edilmiş zamana bütünsel bakmak için bir davet.
Hızlanan yaşamla beraber kent belleğimizi de kaybediyoruz. Hafızayı oluşturacak tek bir şeye maruz kalmaya zamanımız yok, dolayısıyla kentte bulunan hiçbir şeyi “bakışın olanağı”[x] kadar izleyemiyoruz. Yani kimse kafasını kaldırıp bir binanın mimari ayrıntılarına bakamıyor çünkü bunun en hızlı sonucu yere kapaklanmak olacak, sonrası da bir an önce varmamız gereken yere geç kalmak. Yine aynı hızdan ötürü izleyebildiğimiz ve göz hizasında olan tüm kafelerin, dükkanların, restoranların sürekli değişmesiyle kente dair görsel bir hafıza oluşturmak, bir dakika bile kaybetmemek için sokaklarda dolaşarak değil de telefon uygulamaları üzerinden bir konuma erişmeye çalıştığımızdan kente dair mekansal bir algı inşa etmek imkansız hale geliyor. Bir de var olan binlerce uyarana karşı hissettiğimiz “kent bıkkınlığı” var. Akıl sağlığımızı korumak için ortaya çıkmak zorunda kalan bu histen dolayı çevremizdeki her şeyi buzlu bir camın ardından, kulağımızda favori melodimizle izliyoruz. Hal böyle olunca, kent artık yalnızca inişleri çıkışları olan bir coğrafi alan olarak kalıyor zihnimizde.
Hayatı yavaşlatmanın yöntemleri yok mu? Cevabı “hayır” olsa, sorulmayacak bir soru. Walter Benjamin’e göre modernliğin çelişkisini aşmanın yolları aynı zamanda onun taşıdığı potansiyeller içinden çıkar. Onun flanör kavramını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Kent hakkının –bence- uğraklarından biri “yavaşlama” hakkı. Yani kent hakkıyla birlikte zamanı temellük etmemiz gerek. Yokuşlarında ter döktüğümüz, sıralarında dirsek çürüttüğümüz, evlerinde taş taş üstüne koyduğumuz kentin kaldırımlarında iki dakika soluklanmak nasıl hakkımız olmasın? Flanör de kentin yarattığı daralmışlık hissinden çıkışı yine kentin yarattığı potansiyellerde arayarak pasajlarda sakince dolaşır. Hatta Benjamin’in pasajlarda bir kaplumbağayla “dolandığı” ve onun ritmine ayak uydurarak yürüyüşünün ritmini yavaşlattığı söylenir. Bunun yanında hayatı yavaşlatmanın kapitalist çabaları da var tabii. “Cittaslow” diye bilinen “yavaş şehir” akımını duymuşsunuzdur, hani bir salyangozla simgelenen Seferihisar’ın sahip olduğu unvan. “Yavaş kent” unvanına eriştikten bir yıl sonra turist akınına uğrar genelde bu kentler. Kapitalizmin tüm mutat araçları gibi git, düzenin dışında kalabilen ne varsa bul, bu düzendışılığını pazarla ve düzeniçi hale getir.
Akşam oldu, eve dönüş vakti. Ayaklarımız dolanıyor, kafamız karışıyor, öfkeleniyoruz; yani ritme ayak uydurmak için yine bocalıyoruz. Benjamin’in yaptığı söylendiği gibi elimize kaplumbağa mı alır gezeriz bilmiyorum ama gündelik hayatın dinamiği, hayatı yavaşlatmaya dair pek çok eylem repertuarı geliştirmeye namzet. Belki en iyi başlangıç, sokakta yavaş yürüdüğü için öfke duyduklarımızın –aslında çoğu zaman öfke duyulan kişi de bizizdir- yavaşlama hakkı olduğunu hatırlamak olacaktır.[xi]
[i] Yazının orijinali için bkz: “Why your brain hates slowpokes”. Yazının Tarkan Tufan tarafından çevirisi için bkz. “Modern toplumun hızı zaman algımızı nasıl bozuyor?”
[ii] Bu arada zaman algımızdaki kaymadan kaynaklı, aslında geç kalacağımızı düşündüğümüz yere o kadar da geç kalmadığımızı görüyoruz. Yani tüm o öfke ve stres duygusu içinde zaman uzayıp giderken aslında çoğunlukla zamanında bir yerlere erişmeyi başarıyoruz (İstanbullular, siz yine de evden erken çıkın).
[iii] David Harvey. Paris, Modernitenin Başkenti. Çev. Berna Kılınçer, Sel Yayınları, 2012.
[iv] Max Weber. Şehir, Modern Kentin Oluşumu, Çev. Musa Ceylan, Yarın Yayınları, 2015.
[v] Biz yine de kente “karamsar” bir yerden bakıp yalnız insanlar topluluğunun mekânsal izdüşümü olarak düşünen Simmel’e eleştirel bakmamız gerektiğini akılda tutalım.
[vi] Georg Simmel. “Metropolis and Mental Life”. The Sociology of Georg Simmel. Free Press, 1950.
[vii] Yaşamın her alanında gerekirse en bozguncu eylem pratikleriyle kent hakkını temellük etmek isterken bizi “sakin” olmaya davet eden bu tanımı da reddettiğimi belirteyim.
[viii] François Hartog’dan aktaran Begüm Özden Fırat’ın Beyoğlu Kültür Yolu Projesi’ni “şimdicilik” rejimiyle incelediği yazı için bkz. “Şimdilicikten Şimdi’nin Siyasetine Doğru”
[ix] Enzo Traverso. Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek. Çev. Elif Ersavcı. İletişim Yayınları, 2018.
[x] Nilgün Marmara. Metinler, Everest Yayınları, 2020.
[xi] Konuya ilişkin ayrıntılı okuma yapmak isteyenler gündelik hayat, kentin ritmi ve mekan üzerine yaptığı çalışmalarıyla bilinen Henri Lefebvre’nin özellikle üç cilt halinde kaleme aldığı Gündelik Hayatın Eleştrisi ile Ritimanaliz kitaplarına bakabilir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()