Yazmadan olmadı...

Yazmadan olmadı...
kartalkaya-grand-cover

Memleketi yangından çıkmış bir otel harabesi olarak gördük. Bugün öfke, gözyaşı, "sorumlu kim?" haykırışlarının, yayın yasaklarının, siyasetin günü. Ama bugün aynı zamanda gül yüzlü çocukların, babaların o çocukların otopsisini beklediği… Karne gününü değil, mezuniyetini değil, otopsisini… O babaların beklerken kalp krizi geçirip öldüğü gün.

Gecenin yorgun uykusunun içinde çöken dumanın, yükselen alevin, can pazarının, kayıpların, ölümlerin, çarşaflara tutunarak kurtulmanın ama büyük bir kabustan bir daha asla kurtulamamanın günü. Eşler, evlatlar, kız kardeşler, arkadaşlar, tanıdıklar ve diğerleri… Bir ülkenin hep “diğerleri.” Annelerin, babaların, çocukların, kendilerinden uzaklara uğurlayacakları, her yerde olabilecek tüm etkinliklerini iptal ettikleri gün.

Ama size bir şey söyleyeyim mi? Çocuklarımızı böyle kurtaramayacağız. Ne kadar zengin olursanız olun ya da isterseniz dişinizden tırnağınızdan kesin, bu ülkede eğitim sistemi bu haldeyken çocuğunuzu hangi özel, hangi nitelikli okula yazdırırsanız yazdırın, hiçbir işe yaramayacak. Bu ülkede sağlık sistemi böyle oldukça, hepimizin bildiği gibi sistematik şekilde para için bebek katleden bu düzen sürdükçe, hangi özel hastaneye giderseniz gidin, çocuğunuz tehlikeden azade olmayacak. Hangi servise bindirirseniz bindirin, o servis bu trafikte yol alacak. Çünkü bu ülkede yaşayacak, o oteldekiler gibi.

Çoğunuz bunları görüyorsunuz. Ama diyorsunuz ki “Şükür, aynı durumda değilim.” Kabul edelim, riski azalttığınızı düşünüyorsunuz. Ama o risk durmadan, bir çığ gibi büyüyor. İnsanların önünden son kuruşları alındıkça, sofralarından son ekmekleri çalındıkça, haklarını almak için ayağa kalktıklarında başlarına vuruldukça, maden kazalarında yerin dibine gömüldükçe, seralarda, tarlalarda tarım işçileri zehirlendikçe, fabrika yangınlarında yandıkça, asansörlerde bedenleri ezildikçe o risk artıyor.

“Ne alakası var?” mı diyorsunuz? Tarım işçisi örgütsüzse, siz sağlıklı gıda yiyemezsiniz. Zehir yersiniz. İşçiler iş kazalarından öldükçe, madenlere gömüldükçe, sizin hayatınız da değersizleşir. Milyonlar açsa, eninde sonunda zenginleri yerler. İster medeni bir devrim gibi, ister bir ayaklanma olarak vahşice.

Ama fakirin canı zaten değersizdi, değil mi? Neydi ki onun hayatı bu büyük kâr düzeninin karşısında? Bir kum tanesi, ez gitsin. Ama onun canı değersizleştikçe, başka canlar değerlenmedi. Tersine, o kum tanesi ezildikçe tüm hayatlar değersizleşti. O nasırlı ellerini toprağa dayayıp doğrulmadığında, direnmediğinde, sizi bile sizliğinizden kurtarıp insanlığı savunmadığında, insanlık öyle çamura battı ki.

Şimdi onu bir otel yangını olarak izliyorsunuz, kardeşim. İşte tam karşınızda duruyor.

Bir vakitler (hayatımda ilk kez kar tatiline gidecekken) eşim “Nasıl bir otel olsun?” diye sordu. “Sendikalı olsun,” dedim. Şaşırdı, tıpkı sizin gibi: “Ne alaka?” dedi. “Dur, bir tane biliyorum,” dedim. Yazın görüşme yaptığım turizm işçileri “Abla, bizim kış oteli var, oraya da gel,” demişlerdi. Sendikaların durumu çok iç açıcı değil ama…

Yine de sendikalı işçi nedir biliyor musunuz? Sendikalı işçi, önce gönül ferahlığıdır. Orada tatil yaparken birinin hakkının, elbet tam ödenmese de, paspas edilmediğini bilmenin huzurudur. Sendikalı işçi bu acımasız insan canı öğüten kâr çarkı, gözü dönmüş hırs denizi içinde ona çomak sokacak bizimkidir. İnsan sağlığı ve hayatına rağmen kârlar tam artacakken örgütlü işçi, kızıl sendika, muhalif yurttaş (bir ve aynı şey gibi düşün) oldu mu, hooop suyunu çeker. Ondan sevmez patron ve iktidarlar bunları. Sonra sendikalı işçi, belki bundan da önemlisi, dur diyebilen işçidir. Neyin kendisi ve başkaları için tehlikeli olabileceğini sezen işçidir. Ama sendikası yoksa, fikrini kendine saklar, kapıya koyacaklarını tecrübeyle bilir. Ama sendikası varsa, sendikası da gerçekten sendikaysa, o işçi riskleri görüp tanımakta ustalaşır. Gereğinde, risk altında çalışmayı reddetmek demektir sendikalı olmak. Ve bilin bakalım bu kimin hayatını kurtarır? Önce kendisininkini, kabul. Ama sonra seninkini, çocuğunkini, eşininkini, akrabanınkini.

Sağlık emekçileri örgütlü olsalardı, o bebek ölümleri olur muydu, bir düşün. Eğitim emekçileri öyle örgütlü olsalardı, misal Aladağ’da o çocuklar yanar mıydı? Bu kadar kolay olur muydu teslim almak eğitimi? O otelin emekçisi örgütlü olsa, yanar mıydı o otel? Peki, biz bu kadar örgütlü olsak hiçe sayabilirler miydi hayatımızı? Kim cesaret edecek, kim?

Halbuki televizyonda bir gazeteci şöyle diyor: “Ona cevap veremem, yayın yasağı var. Buna cevap veremem, yayın yasağı var. Şuna da cevap veremem…” Cezası büyük. Yüz küsur kişi ölmüş, tek başına onun suçu mu, sanmam. Ben tweet biriktiriyorum mesela taslak hanesinde. “Atamadığım Tweet'ler” diye kitap çıkarmama ramak kaldı. "Silivri soğuktur şimdi" diye kısık sesle konuşup, sessizce boyun büküp yürüyoruz. Kayyumları falan saymıyorum bile.

Bu işte bir terslik yok mu? İnceden bir dur demenin, küreğin sapını çevirmenin zamanı gelmedi mi sence de?


*Bu yazının ilk versiyonu kadın vardiyası'nda yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.