Yeni bir cinayetin röntgeni
Her gün yeni bir trajediye uyanırken bir sabah sayılara, ertesi sabah isimlere, bir sonraki günse sessizliğe dönüşüyor ölümler. Kimileri manşetlerde birkaç saat kalıyor, kimileri hiç geçemiyor o eşiği. Her yeni cinayet, eskilerle yan yana diziliyor; arada bir tarih değişiyor, yöntem aynı kalıyor. Sanki suç mahalli hep aynı, sadece özneler değişmiş gibi. Zamanla fark ediyoruz ki bu ülkede her cinayetin röntgeni aşağı yukarı birbirine benziyor.
Aynı karanlık odalar, aynı “araştırılıyor” açıklamaları, aynı unutulmuş ve tozlanmış dosyalar... Faillerin yüzleri bulanık, ama içinde yaşadığımız düzenin gölgesi hep üstümüzde. Bu biteviye tekrarın seyircisiyiz artık. Her gün biraz daha az şaşırıyor, daha az öfkeleniyor ve hep daha fazlasını kabulleniyoruz. Sosyal medyada karşımıza çıkan bir fotoğrafta bazen bir ömrün geçişini, bazen de henüz başlamamış bir hayatın sonunu görüyoruz. Ailelerini arayan çocuklar, çocuklarını arayan ailelere tanıklık edip duruyoruz; bir nedenin peşinde, bir mezarın yerini öğrenmeye bile razı insanları izliyoruz.
"Rabia Naz’a ne oldu?" sorusu, günü geliyor Hakan Tosun için soruluyor. Birbirini kollayan suç ağları ise çivi çakmış gibi duruyorlar yerlerinde. Araya bir sürü feryat giriyor; öfke, üzüntü, bir de yorgunluk... Her şey bir süre sonra yankıya dönüşüyor. Bir süre sonra bu sessizliğin sadece yankı olmadığını, örgütlü bir sessizlik olduğunu fark ediyoruz. Şiddet artık daha az sokak ortasında asker tüfeğiyle, gözaltında kayıpla geliyor belki. Ama hiç azalmıyor da. Bunların yanında bir de kılık değiştiriyor. Kurşunların yerini açlık ve yoksulluk, gözaltının yerini güvencesizlik, kayıpların yerini borç listeleri alıyor.
[mailerlite_form form_id=10]
Devletin şiddeti gündelik hayatın artık her alanına sızmış halde; bordrolarda, adliyelerde, kira kontratlarında, iş cinayetlerinde... Bir zamanlar faili meçhul olan ölümler, şimdi adı belli ama kaderi değişmeyen bir sıradanlığa dönüşüyor. Artık öldürmek için tetiğe basmak gerekmiyor; susturmak, yoksullaştırmak, unutturmak yeterli oluyor.
Sosyolog Johan Galtung’un tanımıyla burada, görünmeyen ama işleyen bir şiddet biçimi devreye giriyor. Yapısal şiddet sayesinde kurşun sesinin yerini bazen açlık, bazen sessizlik, bazen de bürokratik bir dosyanın tozlu kapağı alıyor. Çünkü bu ülkede ölüm bazen izinle gerçekleşiyor. Düzenin kolaylaştırdığı bir şiddet biçimine dönüşüyor. Biliyoruz ki yoksulluğun intihara sürüklediği de öldürülmüştür, çocuk yaşta çalışırken can veren de. Çünkü ikisinin de kaderi aynı elin yazdığı bir senaryonun eseridir.
Afganistanlı mülteci işçi Vezir Muhammed Nourtani’nin katillerinin ödül gibi bir ceza almasının nedeni de budur: Bu topraklarda adalet faille pazarlık yapıyor; sistem kendi elleriyle kurduğu yoksulluğu suç mahallinden gizlice çıkarıyor. Seçtiği bir sıfatla cinayeti kılıfına uyduruyor. Bu sıfat bazen "mülteci", bazen "trans", bazen "terörist" oluyor. Bizse bunca ölüme rağmen hâlâ yaşıyoruz. Belki de bu yüzden yaşamak bile artık bir tür direniş biçimi. Adaletin tecelli ettiğini görmek için uyanılan bir sabah... Her yeni ölümün ardından nefes almak, bir direniş hareketine dönüşüyor ama yetmiyor.
Arkadaş Z. Özger’in “bizi yaşatan kan” dediği şey belki de bu, bir tür dolaşım halinde adalet isteği. Kanın o eski anlamı, yani canlılığı sürdürme işlevi burada başka bir dile bürünüyor: ölenlerin kanı, kalanların hafızasında dolaşıyor. Ve biz, her yeni acıyla birlikte daha fazla hatırlıyoruz.Her ismi, her yüzü, her hikayeyi birbirine ekliyoruz. Bu hafıza bazen bir duvar yazısı, bazen bir şarkı, bazen mahkeme koridorundaki bir bakış. Kendini tekrarlayan adaletsizlik karşısında, hatırlamak bir görev değil yaşama biçimi haline geliyor. Ve tekrar ediyoruz, bizi yaşatan tam da bu damar; acıyla, utançla, ama inadına yaşamla beslenen.
*Yazının başlığı Arkadaş Z. Özger'in "Günler Perişan" şiirinden ödünç alınmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()