Yeni karanlık çağ
“Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı,” deyip duruyordu bilgisayarım.
2016’daki ABD başkanlık seçiminin sonuçları açıklandıktan sonra, muhtemelen sosyal medyadaki ortak aklın da etkisiyle, tanıdığım birkaç kişi gibi Batı Kanadı’nı (The West Wing) yeniden izlemeye başladım. Nafile bir denemeydi tabii, geçmişe duyduğum özlemi dindirmedi, ama alışkanlık yaptı; geceleri, iş çıkışlarında, uçak yolculuklarında, ne zaman yalnız kalsam bir-iki bölüm izler oldum. İklim değişikliği üzerine araştırmalarda, küresel gözetim ve tüm dünyayı saran siyasi belirsizliklere ilişkin değerlendirmelerde yazılıp çizilen kıyamet senaryolarını okuduktan sonra, 2000’lerin başında siyaset dünyasının kapalı kapıları ardında neler döndüğünü anlatan, neoliberalizm sosuna bulanmış bir diziye kendini kaptırmak çok da kötü bir şey gibi gelmiyordu açıkçası. Bir gece, üçüncü sezondan bir bölümü yarıladığım sırada, Başkan Bartlett’in özel kalemi Leo McGarry gün içinde katıldığı Adsız Alkolikler toplantısına hiç gitmemiş olmayı diliyor, yokluğunda patlak veren krize zamanında müdahale edemediği için hayıflanıyordu.
“Yarım saat önce burada olsan bizim yaptıklarımızdan başka ne yapacaktın ki?” diye sordu Başkan.
McGarry, “Şimdi bildiklerimi yarım saat önce öğrenmiş olacaktım,” karşılığını verdi. “Bu yüzden de artık gitmeyeceğim o toplantılara – böyle bir lüksüm yok.”
Bartlett, McGarry’nin etrafında bir tur atıp iğneleyici bir edayla devam etti: “Doğru. Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı. Uzakta da olsan numaranı tuşladığımızda sana ulaşabileceğimiz, ihtiyacımız var diyebileceğimiz bir cihaz mesela.” Bu sırada elini Leo’nun cebine sokup telefonunu çıkardı, “Bunun gibi bir şey olurdu herhalde değil mi, Müfettiş Gadget!”
Ama bölümün devamı gelmedi. Bilgisayarım bozulunca, ekrandaki görüntü değişmesine rağmen ses aynı cümlede takılıp kaldı: “Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı! Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı! Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı!”
Elinizdeki kitap acil bir durumda teknolojinin bize ne anlatmaya çalıştığıyla alakalı. Aynı zamanda da neyi nasıl bildiğimiz ve bilemediğimiz hakkında.
Teknolojinin geçtiğimiz yüzyılda yakaladığı ivme gezegenimizi, içinde yaşadığımız toplumları ve bizleri hızla dönüştürdü, ama bunlara dair kavrayışımızı pek dönüştüremedi. Bu durumun nedenleri de yanıtları da bir hayli karmaşık; teknolojik sistemlere öylesine gömülmüş haldeyiz ki pratiğimizi de düşünce tarzımızı da onlar şekillendiriyor artık. Ne bu sistemlerin dışında durabiliyoruz ne de onlarsız düşünebiliyoruz.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük sorunların bir sorumlusu da sahip olduğumuz teknolojilerdir: İnsanların çoğunu yoksullaştırıp zenginle fakir arasındaki uçurumu her gün biraz daha genişleten zıvanadan çıkmış bir ekonomik sistem; siyasal ve toplumsal mutabakatlardaki çöküş ve bunun sonucu olarak milliyetçiliğin, toplumsal ayrışmaların, etnik çatışmaların ve gölge savaşların tüm dünyada artması; hepimiz için varoluşsal bir tehdit oluşturan küresel ısınma.
Bilimler ve toplumlar, siyaset ve eğitim, savaş ve ticaret; yeni teknolojiler tüm bu konulardaki becerilerimizi geliştirmekle kalmayıp, iyisiyle kötüsüyle, onları bilfiil biçimlendirip yönlendiriyor. Bu biçimlendirme ve yönlendirmede anlamlı bir rol üstlenebilmek için yeni teknolojiler üzerine düşünmenin farklı yollarını bulmak, eleştirel bir yaklaşım geliştirmek giderek daha önemli hale geliyor. Teknolojinin ne kadar karmaşık bir işleyişi olduğunu, teknolojik sistemler arasındaki bağlantıları, birbirlerini nasıl etkilediklerini anlayamazsak bu sistemlerin içinde savunmasız kalır, taşıdıkları potansiyeli bencil elitlerin, insafsız şirketlerin eline bırakmış oluruz. Söz konusu teknolojilerin birbirleriyle beklenmedik, hatta çoğu zaman şaşırtıcı biçimlerde etkileşime girdiğini, bizimse boğazımıza kadar bu sistemlere batmış olduğumuzu hesaba katınca, bu kavrayış pratik açısından işlerin nasıl yürüdüğüyle sınırlandırılamaz: Bu sistemlere dair kavrayışımızın, nasıl ortaya çıktıklarını, işleyişlerini nasıl sürdüklerini ve nasıl genellikle iç içe geçmiş, görünmez yollardan iş gördüklerini de içerecek şekilde genişlemesi gerekir. Velhasıl, ihtiyacımız olan şey okuryazarlıktır, anlamak değil.
Bu sistemlere ilişkin gerçek bir okuryazarlık basit kavrayıştan çok daha fazlasını içerir, farklı biçimlerde anlaşılıp uygulanabilir. Bir sistemin pratik kullanımının ötesine, bağlamını ve sonuçlarını anlamaya uzanır. Herhangi bir sistemin uygulamalarını her derde deva görmeyi reddedip, sistemler arasındaki karşılıklı ilişkileri anlamakta, tek tek çözümlerin bünyevi sınırlılıklarını görmekte ısrar eder. Bu tür bir okuryazarlık bir sistemin yalnızca dilini değil üstdilini –sistemin kendi hakkında konuşurken, diğer sistemlerle etkileşime girerken kullandığı dili– de akıcı bir şekilde okuyabilmeyi içerir; ayrıca bu üstdilin sınırlılıklarına, potansiyel kullanımlarına ve istismarına duyarlıdır. Ama daha da önemlisi, hem eleştiri yapma hem eleştiriye yanıt verme becerisine sahiptir.
Teknolojiye ilişkin umumi kavrayışın zayıflığına cevaben geliştirilen argümanlardan biri teknoloji eğitimini artırmaktır –en basit haliyle, kodlamanın öğrenilmesidir. Bu tip çağrılar genellikle politikacılardan, teknoloji uzmanlarından, bilirkişilerden ya da önde gelen iş insanlarından gelir ve sıklıkla da salt işlevsel, piyasacı terimlerle ifade edilir: Bilgi ekonomisi daha çok programcıya ihtiyaç duymaktadır, genç insanlara istihdam yaratmak gerekir. Bu fena bir başlangıç sayılmazsa da, kodlama öğrenmek tek başına yeterli değildir; tıpkı tıkalı bir lavaboyu açmayı öğrenmenin yeraltı su tablaları, siyasi coğrafya ve eskiyen altyapı ile toplumdaki fiili yaşam destek sistemlerini tanımlayan, biçimlendiren ve üreten sosyal politikalar arasındaki karmaşık ilişkileri anlamaya yetmeyeceği gibi. Sistemleri salt işlevsel olarak kavramak yetersiz kalır, bizim bu sistemlerin tarihi ve sonuçları üzerine de düşünebilmemiz gerekir. Nereden geldiler, kimler tarafından, ne amaçla tasarlandılar, bu niyetlerden hangileri bugün geçerliliğini korumaktadır?
Teknolojiye ilişkin salt işlevsel bir kavrayışın barındırdığı ikinci tehlikeyse, “işlemsel düşünme” adını verdiğim tarzdır. Çözümcülük diye bilinen yaklaşımın, karşılaşılan her problemin işlemleme yoluyla çözülebileceği inancının bir uzantısıdır bu. İşlemsel düşünme yaklaşımına göre, pratik veya toplumsal her sorunumuzu çözecek bir “uygulama” mutlaka vardır. Ama çözümcülük de yeterli değildir ve sahip olduğumuz teknolojinin bize anlatmaya çalıştığı şeylerden biri budur. İşlemsel düşünmenin başka bir yanılgısı ise –çoğu zaman farkında bile olmadan– dünyanın gerçekten de çözümcülerin iddia ettiği gibi bir yer olduğunu varsaymasıdır. İşlemsel düşünme çözümcülüğü öyle içselleştirmiştir ki dünyayı işlemleme dışında herhangi bir çerçevede düşünmek de ifade etmek de imkânsızdır artık. Bugün dünyaya hükmeden, toplumlarımızdaki ve etkileşimlerimizdeki en beter eğilimleri körükleyen işlemsel düşünme yaklaşımına tam bir sistem okuryazarlığıyla karşı çıkmak gerekir. Nasıl felsefe insan düşüncesinin bilimin açıklayamadığı şeylerle meşgul olan bölümüyse, sistem okuryazarlığı da –işlemleme tarafından biçimlendirildiğini kabul etmekle birlikte– salt bu çerçevede açıklanamayacak bir dünyayla meşgul olan düşüncedir.
[mailerlite_form form_id=11]
Tek başına “kodlama öğrenmenin” zaafı diğer yönüyle de tartışılabilir: Nasıl kakamızı yapmak için ya da tesisat sisteminin bizi öldürmeye çalıştığından korkmadan yaşamak için tesisatçı olmamız gerekmiyorsa, teknolojik sistemleri de kodlama öğrenmek zorunda kalmadan anlayabilmemiz gerekir. Tesisatımızın bizi gerçekten öldürmeye çalışıyor olma ihtimali de hiçe sayılmamalı gerçi: Günümüz toplumlarında altyapının büyük kısmı işlemlemeye dayalı karmaşık sistemler tarafından sağlanmaktadır; eğer insanların bu sistemleri kullanması güvenli değilse, ne kadar kötü oldukları konusunda verilecek hiçbir eğitim uzun vadede bizi kurtarmaya yetmeyecektir.
Bu kitapta biraz tesisatçılık yapacağız, ama bunu tesisatçı olmayanların ihtiyaçlarını da her aşamada gözeterek yapmamız gerekiyor: Anlama ihtiyacını, dahası her zaman anlamasak da yaşama ihtiyacını gözeterek. Yeni teknolojilerin kapsamını ve ölçeğini tasavvur etmek, tanımlamak için çok uğraşıyoruz genellikle, bu da demektir ki onlar hakkında düşünmekte bile zorlanıyoruz. Bu durumda yeni teknolojilerden ziyade yeni metaforlara, karmaşık sistemlerce biçimlendirilen bu dünyayı tanımlayacak bir üstdile ihtiyacımız olduğu açık. İnsan, siyaset, kültür ve teknolojinin iyice iç içe geçtiği bu dünyanın gerçekliğini hem tanıyan hem irdeleyen yeni bir stenografiye ihtiyacımız var. Aslına bakılırsa, biz hep birbirimize bağlıydık; eşitsiz, mantıksız biçimlerde veya kimilerimiz diğerlerinden daha fazla belki ama tamamen ve kaçınılmaz biçimde daima bağlantı halindeydik. Ağın değiştirdiği şey bu bağlantının görünür, inkâr edilemez hale gelmesidir. Şeyler ile bizim birbirimize kökten bağlı olduğumuz gerçeği daima karşımızda duruyor; yapmamız gereken bunu ele almanın yeni yollarını bulmak. Kavrayışımızdaki ve fail statümüzdeki yarılmanın yalnızca –ve açıklanamaz bir şekilde– internetten veya amorf teknolojilerden kaynaklandığını, bunlar tarafından körüklendiğini söylemek yeterli değildir. Şimdilik daha iyi bir terim olmadığından, bizi ve sahip olduğumuz teknolojileri –insan ve insan olmayan faili, kavrayışı, bilmeyi ve bilmemeyi aynı potada eriterek– tek bir çatı altında toplayan geniş sistem anlamında “ağ” kavramını kullanıyorum. Yarılma bizimle sahip olduğumuz teknolojiler arasında değil, ağın kendi içindedir ve bunun bilincine ancak ağ sayesinde varırız.
Sözün özü, eleştiriye imkân veren de, bu eleştiriyi icra eden, ona yanıt üreten de sistem okuryazarlığıdır. Tartışacağımız sistemler düşünmesi, anlaması, tasarlaması ve gerçekleştirilmesi bir avuç insanın eline bırakılamayacak kadar ciddidir; hele de bu insanlar kolayca eski elitler ve iktidar yapılarıyla saf tutuyor, onlara tabi hale geliyorsa. Dünya genelindeki eşitsizlik, şiddet, popülizm ve köktencilik gibi temel konular ile her gün karşılaştığımız sistemlerin karmaşıklığı arasında, bu sistemlerin çoğunun inşasındaki veya tanımlanışındaki anlaşılmazlık arasında somut, nedensel bir ilişki var. Bugün, yeni teknolojiler bizi daha önce hiç olmadığı kadar, adeta doğal olarak özgürleştiren sistemler gibi takdim ediliyor. Ama başlı başına bu bile işlemsel düşünmenin bir örneği aslında – ki bu da hepimizin kabahati. Yeni teknolojileri ilk benimseyen, çığırtkanlığını üstlenen, bu teknolojilerin verdiği türlü türlü hazları deneyimleyen, sunduğu fırsatlardan yararlanan ve dolayısıyla –genelde de naifçe– daha geniş çaplı uygulanmasını savunanlarımız, eleştirel olmayan bu mevzilerinde daha güvende değiller. Ama eleştirinin argümanı ne tek tek tehditlerden ne de daha az talihli veya daha az bilgili olanlarla özdeşleşmekten oluşabilir. Ağ söz konusu olduğunda bireycilik de yetersizdir, empati de. Hayatta kalmak ve dayanışmak, anlamaksızın da mümkün olmalıdır.
Her şeyi anlamasak, anlayamasak da her şey üzerine düşünebiliriz. İlerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi, anlamak çoğu zaman imkânsız olduğundan, içinde olduğumuz bu yeni karanlık çağda hayatta kalmanın yolu bir şeyi enine boyuna anlama iddiası taşımadan, böyle bir iddianın peşine takılmadan düşünebilme becerisinden geçiyor. Ürünlerine ayrıcalık tanımadığımız sürece, teknoloji bu düşünce tarzına rehberlik, eşlik edebilir: Bilgisayarlar yanıt bulmaktan çok soru sormanın araçlarıdır. Kitap boyunca tekrar tekrar hatırlayacağımız gibi, bir teknolojiyi enine boyuna, diğer sistemlerle ilişkisi içinde anlamak o teknoloji için kullandığımız metaforları başka düşünce tarzları için de kullanmamıza olanak tanır genelde.
1950’lerden itibaren, elektrik mühendislerinin kurdukları sistemleri betimlemek için çizdikleri şemalarda yeni bir sembol belirmeye başladı. Tüylü bir çemberi, karahindibayı ya da çizgi romanlardaki konuşma balonlarını andıran daire şeklindeki bu sembol, zamanla nihai formunu bulup bulut figüründe sabitlendi. Mühendisin üzerine çalıştığı şey her ne olursa olsun, o şey bu buluta bağlanabilirdi ve yalnızca bunu bilmek kâfiydi. Diğer bulut bir güç sistemi olabileceği gibi, veri alışverişi noktası ya da başka bir bilgisayar ağı da olabilirdi. Bunun hiçbir önemi yoktu. Bulut karmaşıklığı azaltmanın bir yoluydu yalnızca: El altında olana, ötelerde ne olup bittiği hakkında endişelenmeksizin odaklanabilmeyi sağlıyordu. Ama zamanla, ağlar büyüyüp birbirlerine bağlandıkça bulut da giderek daha önemli hale geldi. Küçük sistemler bulutla ilişkilerine göre, onunla hangi hızda enformasyon alışverişi yapabildiklerine, ondan ne çekebildiklerine göre tanımlanır oldu. Bulut ağırlık kazanmaya, bir kaynağa dönüşmeye başlamıştı: Elinden her iş geliyordu. Güçlü olduğu kadar zeki de olabiliyordu. İş dünyasındaki moda tabirlerden biri haline gelmiş, bir pazarlama stratejisine dönüşüvermişti. Mühendislerin kullandığı bir sembolden çok daha fazlasıydı artık; bir metafora dönüşmüştü.
Bugün geldiğimiz noktada, bulut –devasa bir küresel güç ve enerji sistemine dönüşmesine karşın bilgisine erişmenin, kavramanın olanaksız göründüğü gizemli bir şey havasını hiç kaybetmeyen– internet için kullandığımız metaforların başında geliyor. Buluta bağlanıp çalışmalarımızı onun üzerinden yürütüyoruz, her tür enformasyonu bulutta depolayıp ihtiyaç halinde oradan çekiyoruz; kısacası, bulut vasıtasıyla düşünüyoruz. Ona erişmek, kullanmak için para ödediğimiz halde, herhangi bir arıza çıkmadığı sürece bunun farkına bile varmıyoruz. Yani bulut dediğimizde, ne olduğunu, nasıl çalıştığını hemen hiç anlamadan deneyimleyip durduğumuz bir şeyden bahsediyoruz aslında. Neyi kime emanet ettiğimize ilişkin olup olabilecek en bulanık fikirlerle iş görmeye kendimizi alıştırdığımız bir şeyden söz ediyoruz.
Arızaları, kesintileri bir yana bırakırsak, buluta getirilebilecek eleştirilerin ilki bunun çok kötü bir metafor olmasıdır. Bulut kütleden muaf veya şekilsiz olmadığı gibi, nereye bakacağını bilenler için görünmez de değildir. Öyle her şeyin tıkır tıkır çalıştığı, su buharı ve radyo dalgalarından oluşan hayaller âlemindeki büyülü bir yer hiç değildir. Telefon hatları, fiber optik kablolar, uydular, okyanus tabanından geçirilen hatlar ve bilgisayar dolu ambarlardan oluşan, devasa ölçülerde su ve enerji tüketen, ulusal ve yasal sınırlara tabi olan fiziksel altyapının adıdır. Doymak bilmeyen yeni bir endüstridir. Bırakın gölgesi olup olmadığını, ayak izi bile vardır. Bugün buluta taşınmış olan yapıların birçoğu önceden sivil alanın ağırlık merkezleri arasında sayılan yerlerdir: Alışveriş yaptığımız, bankacılık işlemlerimizi gerçekleştirdiğimiz, sosyalleştiğimiz, kitap ödünç aldığımız hatta oy kullandığımız mekânlardır. Ama buluta taşındıkları ölçüde daha gizli, daha az görünür oluyor, inceleyip eleştirmeye, düzenlemeler getirip sakınmaya daha az elverişli hale bürünüyorlar.
Buluta getirilebilecek ikinci bir eleştiriyse kavrayışımızdaki bu eksikliğin tesadüfi olmayışıdır. Ulusal güvenlikten tutun da kurumsal gizliliğe, kötüye kullanımların önüne geçmeye kadar, bulutun içinde ne olduğunu gizlemenin birçok makul gerekçesi var elbette. Ama bu makul gerekçeler failin de mülkiyetin de buharlaşmasına neden oluyor: E-postalarımız, fotoğraflarımız, durum güncellemelerimiz ve ticari belgelerimizin birçoğu, kütüphane kayıtlarımız ve seçim verilerimiz, sağlık raporlarımız, kredi notumuz, beğenilerimiz, belleğimiz, deneyimlerimiz, kişisel tercihlerimiz ve dillendirmediğimiz arzularımız; hepsi bulutta, bir başkasının altyapısında. Google ve Facebook’un veri merkezlerini kurmak için İrlanda (düşük vergiler) ve bazı İskandinav ülkelerini (düşük enerji ve soğutma maliyeti) tercih etmesi boşuna değildir. Küresel, sömürgecilik sonrası imparatorluklar diye anılan devletlerin Diego Garcia ve Kıbrıs gibi ihtilaflı bölgelerdeki varlıklarından vazgeçmeye yanaşmamaları da öyle; bu bölgeler bulutun yere temas ettiği noktalardır ve muğlak statüleri sömürüye açıktır. Bulut kendisini gücün ve iktidarın dağılımına uygun biçimlendirir; mevcut durumu pekiştirmeye hizmet eder. İnsanların büyük çoğunluğunun altında ezildiği bir iktidar ilişkisidir.
Bunlar kolay kolay yabana atılabilecek eleştiriler değil, çünkü bulutu incelemenin bir yolu da gölgesinin nereye düştüğüne bakmaktır: Veri merkezlerinin ve okyanus tabanından geçirilen hatların konumlandığı bölgeleri tespit etmek, ortaya çıkan tablonun günümüzde iktidarın gerçek eğilimi hakkında ne söylediğine kulak kabartmaktır. Bulutu besleyip onu yağmura dönüştürebilir, bazı hikâyelerini dökmeye zorlayabiliriz. Bu şekilde bazı sırlar ortaya çıkabilir. Bulut figürünün teknolojinin gerçek işleyişini gizlemeye nasıl hizmet ettiğini kavradığımızda, teknolojinin –anlaşılmaz makineler ve gizemli kodlarla, fiziksel mesafe ve yasal düzenlemelerle– kendi failini nasıl gizlediğini de anlamaya başlayabiliriz. Hem buradan yola çıkarak, bizzat iktidarın nasıl işlediği –kendini gizlemek için kullandığı bulutlara ve kara kutulara sahip olmasının çok öncesinden beri yaptığı şey– hakkında da bir şeyler öğrenebiliriz.
[mailerlite_form form_id=10]
Bulutu yeniden nötralize eden bu işlevsel görüşün ötesine uzanabilir miyiz peki; yeni bir metafor üretmek üzere, bir kez daha dönüştürebilir miyiz bulut figürünü? Anlayamadığımız noktaların yanı sıra bulut kavrayışımızdaki eksikliğe ilişkin kavrayışımızın kendisini de içerebilir mi? Bir bilinmeyeni hesaba katıp onu bereketli bir yağmura dönüştüren bulutvari düşünmeyi işlemsel düşünmenin yerine geçirebilir miyiz? On dördüncü yüzyılda, Hıristiyan mistisizminin imzasız yazarlarından biri insanla tanrı –yani iyiliğin, adaletin, doğru eylemin cismi– arasında salınan bir buluttan, bir “Cehalet Bulutu”ndan bahseder. Düşünceyle aşmanın olanaksız olduğu bu bulutu delmenin tek yolu düşünceyi serbest bırakmak, failin alanı olarak –öngörülen ve beklenen gelecekten ziyade– şimdide ısrar etmektir. “Bilgiden ziyade deneyimin peşinden gidin,” der yazarımız: “Gurur yüzündendir ki bilgi sık sık aldatır sizi, oysa bu nazik, sevecen yakınlık hiç yanıltmaz. Bilgi kibre meyleder, oysa sevgi yapıcıdır. Bilgi emekle dokunur, sevgiyse huzurla.” Bizim işlemlemeyi kullanarak aşmaya çalışıp durduğumuz şey bu buluttur işte, ama kalkıştığımız şeyin gerçekliği çabalarımızı sürekli boşa düşürür. Bulutvari düşünme, bilmemeyi benimseme, işlemsel düşünmeden geri çekilmemize sebep olabilir, ki ağın bizi teşvik ettiği şey de budur.
Ağın en belirleyici niteliği bariz, tek bir niyete indirgenemez oluşudur. Kimse ağ kurmak ya da onun en iyi örneği interneti oluşturmak niyetiyle çıkmadı yola. Zaman içinde, kamu projeleri ve özel yatırımlarla, kişisel ilişkiler ve teknolojik protokollerle, çelikle, mercekle, elektronlarla, fiziksel mekân ve akılla kültür kültüre, sistem sisteme bağlandı. Önce en temel, en yüksek ideallerin ifadesini bulduğu yer oldu, ardından da en olağanından en radikaline tüm arzuların barındığı, kutsandığı yer haline geldi; ama bunların hemen hiçbiri ilk kullanıcıları tarafından öngörülmemişti – ki bizdik bu kullanıcılar. Şimdi olmadığı gibi o zaman da ortada çözüm bekleyen bir sorun yoktu; kolektif bir girişimdi söz konusu olan: Ortaya çıkansa, bilinçsiz bir nesil için pek de bilincinde olmadan üretilmiş bir araç oldu. Ağ üzerine düşünmek işlemsel düşünmenin yetersizliğini, şeyler arasındaki karşılıklı bağları ve bu bağların sonsuzluğunu açığa vurur, çünkü ağın kendi ağırlık merkezleri ve iç dengeleri üzerine, kolektif niyet ve hataları üzerine, rolleri, sorumlulukları, önyargıları ve olanakları üzerine tekrar tekrar, derinlemesine düşünmenin daimi bir ihtiyaç olduğunda ısrar eder. Ağın öğrettiği şey budur işte: Hepsinden azı hiçbir işe yaramaz.
Şimdiye dek ağ üzerine düşünürken yaptığımız en kritik hata faaliyetinin kendiliğinden ve kaçınılmaz olduğunu varsaymaktı. Kendiliğinden derken, bu faaliyetin ortak-yaratımın bir parçası değil de bizim yarattığımız şeylerin doğal bir sonucu olduğu fikrini kastediyorum. Kaçınılmaz derkense, teknolojik ve tarihsel ilerlemenin doğrusal bir hat izlediği, bu gidişata direnmenin nafile olduğu inancını kastediyorum. Öyle bir inanç ki bu, sosyal bilimci ve filozofların yıllar yılı defaatle gerçekleştirdiği saldırılara rağmen alt edilemedi. Silinip gideceği yerde teknolojinin ta kendisinde, kendi saklı arzularını gerçekleştirdikleri farz edilen makinelerde cisim buldu. Doğrusal ilerlemeye yönelik itirazlarımız boşa düştü böylece, işlemsel düşünmenin açtığı yarıkta kaybolup gitti.
Bu ilerleme dalgasının son birkaç yüzyıldaki en önemli taşıyıcısı Aydınlanma düşüncesinin merkezinde yer alan fikir olmuştur: Daha fazla bilgi (daha fazla enformasyon) daha iyi kararlara götürür – bu noktada, “daha iyi”nin yerine istenilen herhangi bir kavram geçirilebilir. Modernite ve postmodernitenin tüm saldırılarına karşın, bırakın uygulanmakta olanı, yeni teknolojilerin neyi olanaklı kıldığını dahi bu temel ilke belirlemektedir. Bu gidişatın bir neticesi olarak, internet ilk yıllarında bir “enformasyon otobanı” olarak, fiber optik kabloların yanıp sönen ışıklarıyla dünyayı aydınlatan bir bilgi tüneli olarak anıldı sıklıkla. Her tür olgu ve enformasyon bilgisayarımızın klavyesi kadar uzağımızdaydı – daha doğrusu, biz öyle olduğuna inanmaya meylettik.
Böyle böyle kendimizi gerçekten muazzam bilgi kaynaklarına bağlı halde buluverdik, ama düşünmeyi öğrenebilmiş değiliz henüz. Aslına bakılırsa, bizim inanmaya meylettiğimizin tam tersidir doğru olan: Dünyayı aydınlatması umulan şeyin ta kendisidir onu karanlığa sürükleyen. İnternetin erişilebilir kıldığı sayısız enformasyon ve dünya görüşü tutarlı, üzerinde fikir birliğine varılmış bir gerçeklik üretmiyor; aksine, basit anlatılar, komplo teorileri ve hakikat sonrası siyaseti üzerindeki gerici ısrar tarafından un ufak edilmiş bir gerçeklik peyda oluyor. Yeni karanlık çağ fikrini bu çelişki körüklüyor işte: Bilgiye biçtiğimiz değerin bu kârlı metanın iyice bollaşmasıyla yerle yeksan olduğu, dünyayı anlamanın yeni yollarını bulma arayışı içinde kendimize döndüğümüz bir çağ bu. 1926’da şöyle betimlemişti H. P. Lovecraft:
İnsanın zihninin barındırdığı bilgiler arasında bağlantı kurma becerisinden yoksun olması, bu dünyanın en merhametli yanıdır bana sorarsanız. Simsiyah bir sonsuzluk denizinin tam ortasında, ıssız bir cehalet adasında yaşıyor, uzaklara yelken açmayı aklımıza bile getirmiyoruz. Her biri kendi istikametinde koşan bilimlerin pek bir zararını görmedik henüz, ama gün gelip de bölük pörçük bilgiler bir araya toplanınca öyle korkunç bir manzara belirecek, öyle berbat bir konumda bulacağız ki kendimizi ya deliye döneceğiz gördüklerimizden, ya da bu kör edici ışıktan kaçmak pahasına yeni bir karanlık çağın güvenli, sakin limanlarına sığınacağız.
Teknolojinin bizi götürdüğü yerde deliye mi döneceğiz, yoksa huzur mu bulacağız; bu sorunun cevabını dünyadaki yerimizi, birbirimizle ve makinelerle ilişkimizi düşünme, kavrama biçimimiz verecek. Yukarıda sözünü ettiğim karanlık ne maddi bir karanlık, ne de yaygın karanlık çağ düşüncesinin akıllara getirdiği gibi bilginin yokluğunu, kaybını ima ediyor. Umutsuz, nihilist bir ifade değil yani. Mevcut krizin doğası ve beraberinde getirdiği fırsatla alakalı daha ziyade: Dünyadaki bir fail olarak önümüzü net biçimde görüp dünyada anlamlı, sorumlu, adaletli bir tavır geliştirme konusunda yaşadığımız bariz sıkıntıyla; bu karanlığı kabullenip başka bir ışık yardımıyla bakmanın yollarını aramakla alakalı.
18 Ocak 1915 günü, I. Dünya Savaşı’nın en kasvetli anları geride kalmamışken henüz, Virginia Woolf şöyle not düşmüştü günlüğüne: “Gelecek karanlık, ki olup olabileceği en iyi şey de bu bana kalırsa.” Rebecca Solnit’in tarifiyle, “boş kehanetlere, korkunç siyasal ve ideolojik anlatıların öngörülerine kulak asıp da bilinmeyeni bilinene dönüştürmek gerekmediğini söyleyen sıra dışı bir beyan bu; ‘bana kalırsa’ ifadesinde gördüğümüz üzere, kendi iddiasının belirsizliğine dahi razı gelen bir karanlık kutsaması.”
Donna Haraway bu yorumu bir adım daha ileri götürüp, Woolf’ un 1938’de yayımlanan çalışması Üç Gine’de de benzer bir noktanın üzerinde durduğuna dikkat çeker:
Mademki bize düşüyor düşünmek, ofislerde ve otobüslerde düşünelim gelin; Taç Giyme Törenlerinde, Belediye Başkanı’nın mitinglerinde toplanan kalabalığın ortasında düşünelim; Cenotaph’ın önünden geçerken, Whitehall’da, Avam Kamarası’nın galerisinde ve Mahkeme Salonları’nda düşünelim; vaftiz törenlerinde, düğün ve cenazelerde düşünelim. Düşünmeyi hiç bırakmayalım gelin –Nedir kendimizi içinde buluverdiğimiz bu “uygarlık”? Neyin nesi bu törenler, neden katılmamız gerekiyor? Neyin nesi bu meslekler, neden para kazanmak için illaki bunlardan birinde çalışmamız gerekiyor? Okumuş adamlar, onların oğulları; peşine takıldığımız bu alay bizi nereye götürüyor?
Woolf’un alay ve törenlerle ima ettiği sınıfsal ve toplumsal çatışmalar, tarihsel hiyerarşi ve adaletsizlikler bugün hiç azalmış değil elbette, ama düşünmeye davet ettiği mekânların bir kısmı değişmiş olabilir. 1938’de Londra Belediye Başkanı’nın mitinglerinde veya taç giyme törenlerinde toplanan kalabalıklar bugün ağın içine dağılmış halde, galerilerle mabetlerse veri merkezlerine ve okyanus tabanına döşenen hatlara taşınmış durumda. Ağı dışarıda bırakıp düşünemeyiz artık; yalnızca onun vasıtasıyla, yalnızca onun içinde düşünebiliriz. Bizimle konuşmaya çalıştığı acil durumlarda ona kulak verebiliriz bir de.
Bunların hiçbiri teknoloji karşıtı argümanlar değil: Bunu yapmak kendi aleyhimize argüman getirmek olurdu zaten. Teknolojiye daha özenli bir yaklaşımın, dünya hakkında ne düşünmenin ve ne bilmenin olanaklı olduğuna ilişkin tepeden tırnağa farklı bir kavrayışın eşlik edeceği bir ilişkinin argümanları, daha ziyade. İşlemlemeye dayalı sistemler, birer araç olarak, insanlığın en güçlü yönlerinden birine işaret eder: Dünyada etkin bir rol üstlenip onu arzularımız doğrultusunda biçimlendirme kabiliyetimiz. Ancak bu arzuların peçesini indirip dillendirmek de, başka arzuların önünü kesip iptal etmelerini, ortadan kaldırıp silmelerini engellemek de bize düşüyor.
Teknoloji alet yapmak ve kullanmaktan ibaret değildir: Metaforlar yaratmaktır. Bir alet yaparken dünyaya ilişkin belli bir anlayışı somutlaştırmış, onda bazı etkiler meydana getirebilecek bir kavrayışı vücuda getirmiş oluruz. Bu şekilde, söz konusu kavrayış –çoğu zaman bilinçsizce de olsa– dünyaya ilişkin karayışımızın devingen bir parçasına dönüşür. Alet yapımının gizli bir metafor olduğu söylenebilir bu bakımdan: Alet yapımında gerçekleşen şey bir nakil, bir aktarımdır, ama aynı zamanda da bir tür ayrışmadır, belli bir düşüncenin veya düşünme biçiminin aktive olmak için düşünmeye ihtiyaç duymayacağı bir alete yüklenmesidir. Tekrar düşünebilmek, farklı düşünebilmek için aletlerimizi büyüsüne yeniden kavuşturmamız gerekir. Yapmaya giriştiğim açıklama bu tür bir yeniden büyülenmenin ilk adımıdır olsa olsa; aletlerimizi yeniden düşünme çabasıdır – eldeki aletlerin başka bir amaca uygun hale getirilmesi, yeniden tanımlanması değil, onlara ilişkin zorunlu bir düşüncelilik halidir.
Çekici eline bir kere aldı mı insan, her şey çivi gibi görünür derler. Çekici düşünmek değildir halbuki bu. Doğru düzgün düşünülürse eğer, basit bir çekiç pek çok amaca hizmet edebilir. Çivi çakmak için kullanılabileceği gibi, sökmek için de kullanılabilir; demiri dövmek, odunu ve taşı şekillendirmek için, fosilleri çıkarmak veya tırmanış halatlarında bulunan çapaları sabitlemek için kullanılabilir. Bir oturumu açmak veya hüküm bildirmek üzere de kullanılabilir, atletizm müsabakalarında fırlatılan nesne olarak da. Bir tanrının elinde havayı bile değiştirebilir. Thor’un vurduğu yere yıldırımlar indiren, göğü inleten meşhur çekici Mjölnir, söz gelimi, tanrının gazabından –ya da haça benzerlikleri nedeniyle, zorunlu din değiştirmekten– korunmak için kullanılan çekiç şeklinde muskalara esin kaynağı olmuştu. Sonra, arkadan gelen nesillerin toprağa vurduğu kazmalarla tekrar gün yüzüne çıkınca, “yıldırım taşı” denilen tarih öncesine ait bu çekiç ve baltaların fırtına esnasında gökten düştüklerine inanılmıştı. Asıl amaçlarının silinip gitmesi yeni bir simgesel anlam üstlenmelerini olanaklı kılmış, o esrarengiz aletleri büyülü nesnelere dönüştürmüştü. İşte şimdi bizim yapmamız gereken de budur bir bakıma: Çekiçlerimizi –ve diğer tüm aletlerimizi– büyüsüne yeniden kavuşturmalıyız ki marangozunkinden çok Thor’unkine, yıldırım taşına benzesinler.
Teknoloji tümüyle ve yalnızca insan elinden çıkmış –yoktan var edilmiş– bir şey de değildir. Tıpkı bizim yaşamımız gibi, insandışı şeylerin (bakteriler, gıda ürünleri, inşaat malzemeleri, giysiler ve evcilleştirebildiğimiz türler) elverişliliğine de bağlıdır. Yüksek frekanslı işlemlerin gerçekleştirildiği altyapı (buna Beşinci Bölüm’de değineceğiz) ve onun ivme kazandırıp karakterize ettiği ekonomik sistem silikon ve çeliği, mercekten geçen ışığın hızını, sisi, kuşları ve sincapları da içeren bir düzendir. Kayalardan tutun da böceklere kadar, teknoloji insan olmayan aktörlerin de fail olabildiğine, iletişim ve enerji hatlarımıza engel oldukları, kemirip kısa devrelere yol açtıkları ya da imkân verdiklerine dair muazzam bir ders olabilir.
Doğru dürüst anlaşılabilirse şayet, bu ilişki teknolojinin bünyevi istikrarsızlığının bir göstergesidir aslında: Teknolojinin değişime tabi olan madde ve hayvanların başka bazı belirsiz özellikleriyle yakaladığı uyum ve ahengin zamansal, gelip geçici olduğunun işaretidir. Kısacası, uyumun bulutsu yapısını ele verir. Üçüncü Bölüm’de göreceğimiz gibi, çevresel zorluklara yanıt olarak işlemlemede kullanılan malzemelerin değişen elverişliliğinin araştırılması bunun bir örneğidir: Şeyler farklı zamanlarda farklı işler görür. Oysa teknoloji bir istikrar halesiyle birlikte gelir: Fikirler şeylere bir kere hapsoldu mu, yerleşik ve dil uzatılamaz görünürler. Ama çekiç, doğru düzgün kullanılırsa şayet, bir kez daha çatlatabilir bu kalın tabakayı. Birkaç aleti büyüsüne yeniden kavuşturduğumuzda, bu durumun çağdaş gündelik yaşamın çeşitli biçimlerine içkin olduğu sayısız örnek görebiliriz. Ama dikkat; yol boyunca dünyanın “hakikat”ine ilişkin birtakım “ifşaatlar” gibi sunulabilecek şeyleri daima kol mesafesinde tutmalı, yalnızca dünyayı yeniden düşünmenin bir yolu (hatta düpedüz, kötü bir yolu) olarak almalıyız. Kol mesafesi başka bir perspektiften çalışmayı; uzakta, dolaysızca gerçekleşenin ötesinde yer alan, ondan fazlasını vaat eden başka bir şeye yönelmeyi temsil etmeli, çağrıştırmalıdır.
Bu kitabın temel argümanı, teknolojinin etkilerinin de tıpkı iklim değişikliği gibi küresel ölçekli olduğu ve daha şimdiden hayatımızın her alanını etkilediğidir. Her biri potansiyel birer felaket niteliğindeki bu etkiler, kendi icatlarımızın çalkantılı ve zincirleme sonuçlarını idrak etme beceriksizliğinin bir neticesidir. Naifçe şeylerin doğal düzenine dair beklentilerimizi boşa çıkarır, dünyayı kavrama biçimimizi tepeden tırnağa gözden geçirmemizi gerektirirler. Ancak kitabın bir diğer dayanağı da henüz hiçbir şeyin bitmediğidir: Sahiden yeni biçimlerde düşünmeyi becerebilirsek eğer, dünyayı yeniden düşünmeyi de becerebilir, farklı bir kavrayış geliştirip faklı bir yaşam sürebiliriz. Nasıl dünyaya dair mevcut kavrayışımıza bilimsel keşifler kaynaklık ediyorsa, onu yeniden düşünmemize de dünyanın tartışmalı, karmaşık ve çelişkili durumunun tezahürleri olan teknolojik icatların kaynaklık, eşlik etmesi gerekir. Sahip olduğumuz teknolojiler, bilgi ve eylem çerçevesinde makine ve altyapılara kodlanmış uzantılarımızdır; doğru düzgün düşününce görürüz ki daha sahici bir dünya modeli sunarlar.
Karanlığı tehlikenin, hatta ölümün mahalli olarak görmeye öyle şartlanmışız ki beraberinde özgürlük ve imkân da getirebileceği, eşitliğin de mahalli olabileceği pek aklımıza gelmiyor. Tüm hayatlarını ayrıcalıklılara bunca tehditkâr görünen karanlığın içinde geçirmiş olan pek çok kişiye, burada tartışılanlar malumun ilamı gibi görünecektir muhtemelen. Bilmeme hakkında öğrenecek ne çok şeyimiz var oysa. Belirsizlik üretken, hatta yüce bile olabilir.
Burada değineceğim sonuncu ve en hayati yarılma, mevcut koşulları kabullenip ifade edemediğimizde bireyler olarak bizler arasında açılan yarıktır. Küresel ısınmanın ve ekosistemimiz üzerinde meydana getirdiği olumsuz etkilerin açıkça gösterdiği üzere, yeni karanlık çağın varoluşumuzu gerçekten ve doğrudan tehdit eden yönleri olduğu malum. Toplumsal mutabakatlardaki çöküşlerin, bilimsel başarısızlıkların, ucu törpülenmiş beklenti ufkumuzun, kamusal ve özel paranoyanın süregiden etkilerini de unutmayalım – her biri beraberinde ihtilaf ve şiddet getiriyor. Gelir ve kavrayış düzeyindeki eşitsizliklerin ölümcül sonuçları, diğer yandan, hiç de uzak olmayan bir vadede önümüzde duruyor. Bunların hepsi birbirine bağlıdır: Her biri düşünmeyişimizin, konuşmayışımızın sonuçlarıdır.
Yeni karanlık çağ üzerine yazmak, ağa bağlı bir umutla yoğrulmuş olsa dahi hiç hoş bir şey değil. Hiç söylememiş olmayı tercih edeceğimiz şeyler söylemeyi, hiç düşünmemiş olmayı dileyeceğimiz şeyler düşünmeyi gerektiriyor. Bunu yapmak insanı sıklıkla tuhaf bir boşluk hissiyle, bir tür ümitsizlikle baş başa bırakıyor. Diğer taraftan, bunu yapmaktan imtina etmek de dünyayı olduğu gibi kabul etmekten imtina etmek, bir fantazinin içinde, izole bir dünyada yaşamaya devam etmek anlamına geliyor. Dostlarımı, dürüst olabildiğimiz anlarda birbirimize söylediklerimizi ve bunların bizi nasıl korkuttuğunu düşünüyorum da: Günün gerektirdikleri ve bunlar karşısındaki savunmasız halimiz hakkında konuşmanın verdiği bir tür utanç var, ama bunun bizi düşünmekten alıkoymasına müsaade etmemeliyiz. Şimdi birbirimizi yüzüstü bırakmanın hiç sırası değil.
*Bu yazı, James Bridle'ın Yeni Karanlık Çağ: Teknoloji ve Geleceğin Sonu adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Kemal Güleç'in çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()