Yeni kaygı çağından yakınmak yerine ona kulak verin

Yeni kaygı çağından yakınmak yerine ona kulak verin
kaygi

Savaş sonrası kaygı çağının 30 veya 40 yıl önce sona erdiği düşünülse de medyada karşımıza çıkan bir dizi makale dramatik bir geri dönüşü akla getiriyor. Yeni ve geniş çaplı bir araştırma Birleşik Krallık’taki kaygı bozukluklarının devasa bir artış içinde olduğunu ve 2007’de 2,3 milyon olan hasta sayısının tahminen 8,2 milyona çıktığını öne sürüyor. Bize, modern yaşamın baskılarının bu noktada büyük rol oynadığı ve iş stresinin kentli nüfusun yaşadığı zorlukları ağırlaştırdığı söyleniyor.

Sosyoekonomik koşullara odaklanmak muhakkak iyi bir şeydir. Thatcherizm, 1980’lerde çalışma hayatıyla ilgili sorunların psikolojik sorunlar olarak yeniden tasarlanmasını sağladı. Herkes ekonomik rekabetin birer birimine dönüştüğü için iş bulamamaları piyasanın hatası değildi. Pazarın adaletsizliği “bireysel başarısızlık” olarak örtbas edildi.

Yüzlerce kitap ve makale medyada hiç yer almadan bu meseleyi zaten sorgulamıştı, peki bu yeni araştırma neden bu kadar ses getirdi? Raporda kaygı bozukluklarının varsayılan artışını toplumsal nedenlere bağlayan tek bir cümle dahi bulamayınca afalladım. Doğrusu, buna dair hiçbir açıklama yoktu ve Birleşik Krallık’ta manşetleri süsleyen yaygınlık oranı İzlanda, Norveç ve İsviçre üzerinden tahmin ediliyordu.

İşte burada yeni “zihinsel hijyen” hareketinin kusursuz bir ifadesini buluyoruz. Kaygı da demans, inme ve nöromüsküler rahatsızlıklarla birlikte “beyin bozukluğu” olarak gruplandırılıyor, araştırmanın yazarları “hem zihinsel hem de nörolojik hastalıklar için karşılaştırmalı metodolojiler” kullanan bir yaklaşım öneriyorlar. Bozukluklar bireysel yaşamlar, aileler ve topluluklardan ziyade ekonomiye maliyetleri bakımından sıralanıyor.

Finansal denklem, raporun basına nasıl ulaştığını açıklıyor. Bu sıkıntı muhasebesinde kaygı bozukluklarının senede aşağı yukarı 10 milyar sterline mal olduğu hesaplanıyor, bunun yaklaşık yarısı da üretkenlik kaybı ve erken emeklilikten kaynaklanıyor.

Buradaki insani ıstırabın altmetni elbette ekonomidir. Aslolan, azami üretkenliğin ayağına dolanan istenmeyen belirtileri ortadan kaldırarak insanları çalışma hayatına döndürmektir. Bu belirtiler, çok daha temel düzeyde bir şeylerin yanlış gittiğinin işaretlerinden ziyade son teknoloji ilaçların ortadan kaldıracağı kısıtlı bozulmalar olarak yorumlanıyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Kaygıyı bir “beyin bozukluğu” olarak görmenin abesliği bir tarafa, bu yaklaşımın mantığı döngüseldir. Sorunu çerçeveleyen, insanın değerinin ekonomik üretkenlikle eşitlenmesi olabilir. İnsanlar pazardaki enerji birimleriyle gitgide daha çok özdeşleştikçe toplumun onlara dayattığı üretkenlik ve verimlilik değerlerini reddederek hasta olmaları çok mu şaşırtıcı?

Piyasanın baskıları ve beklentileri herkesin üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. İstihdamda uzun süreli istikrarın aşınması, insanların ilk buldukları işi istemeseler de kabul etmeleri anlamına geliyor. Sanki motivasyon iradeye bağlı olarak açılıp kapatılabilen bir şeymiş gibi, her küçük görevin veya eğitimin mutlak bir coşkuyla karşılanması gerekiyor.

Böyle davranışların sürdürülmesi imkansızdır, bedelini de ödetir: pek de önemsediğimiz projelere enerji harcamak depresif hislere, fiziksel ve duygusal tükenmeye neden olur. Motivasyon çocukluğumuzdaki ilgilerimiz ve ideallerimizdeki köklerini kaybeder, bizim için dışsal bir şeye dönüşür. Günümüzde çalışanların aşırı motivasyon ve tükenmişlik arasındaki salınımı bundan kaynaklanır.

Kaygı da benzer bir rol oynayabilir. Kaygı, en temel düzeyde, kişiden bir şeyin talep edilmesinin duyumudur. Okuldaki bir sınavın veya bir işin son teslim tarihinin yanı sıra iş bulma kurumuna yapılacak nafile bir ziyaret de bu hissi yaratabilir. Beklentileri karşılamayacağınız veya bir yargıya maruz kalacağınız hissi zihninizi istila eder. İnsanların Nina Power’ın “yürüyen özgeçmişler” diye adlandırdığı şeye dönüşmüş olması, bu tarz sorunları daha da alevlendirir. Pazarın imkansız taleplerini karşılamak için yeteneklerimizi listelemek ve geliştirmek mecburiyetindeyiz. Buna artık fiziksel ve zihinsel sağlık normlarına uyum gösterme konusunda sürekli artan baskı da eklendi.

Kaygıyı ortadan kaldırma zorunluluğu faydadan çok zarar verebilir. Freud bir tehlike göstergesi olması bakımından kaygının koruyucu işlevini fark etmişti. Kaygıyı hazırlıklı olmadığımız şiddet veya cinsellikle karşılaşmak anlamına gelen şoktan ayırmıştı. “Kaygıdan nasıl kurtulabiliriz?” sorusundan ziyade “Kaygının işlevi nedir?” sorusu soracağımız ilk soru olmalıdır. Mesela çocukluk fobilerini düşünün. Klinik tedavi uzmanları üç ile altı yaş arasında ortaya çıkan uzun süreli fobilerin tedavi edilmeden bırakılmasının genelde en iyi yöntem olduğunu bilirler. Çocukların korktukları hayvan ya da mekan aracılığıyla dünyalarını yeniden kurduklarını, yeni hatlar ve sınırlar yarattıklarını gösterirler. Bu yapıldığı zaman fobi ortadan kaybolacaktır. Çocuk kaygıyı korkuya dönüştürmüştür. Korku her zaman bir şeyin korkusudur fakat kaygı Gogol ve Maupassant gibi yazarların bize hatırlattığı üzere isimsiz bir dehşeti içerir. Nedensel teşhis yaklaşımı korku ve kaygıyı bir araya toplar ancak birisi bir şeyden korkabilecek hale gelmişse bu onun kaygısını tedavi edebildiği anlamına gelir.

Bu, kaygının sosyoekonomik çerçevesini etkiler. Rekabetçi istihdam alanı talepler ve beklentiler hissini yoğunlaştırabiliyorsa bireysel vakaları incelediğimizde daha fazlasının tehlikede olduğunu görürüz. Keşfetmek vakit alabilir ama her zaman talebin ötesinde belirli bir figür yer alır: bir patron, bir eş veya bir bürokrat. Bizden bir şey istediklerine dair şiddetli bir duyum hissederiz fakat bizi nasıl gördüklerini bilmeyiz. Bu da karşılık vermeyi daha da zor hale getirir.

Bu, belki de kaygının en saf halidir. Lacan bunu bir maske (takan kişinin göremeyeceği bir maske) takarken dev bir peygamber devesiyle yüzleşmeye benzetmişti. Maskenin bizi potansiyel bir av gibi gösterip göstermediğini bilmemizin hiçbir yolu yok. Bilseydik kaçınma manevrası yapabilirdik ama bilmemek bizi felç eder. Bu, Pixar’ın Brave (Cesur, 2012) adlı animasyon filminde harikulade betimlenir. Bir kız, annesinin birbirini izleyen taleplerinden kaçınmak için sihre başvurarak annesini bir ayıya dönüştürür. Sonrasında eski haline döndürmesi gerekir ama ayıyla her karşılaştığında ayının kendisini sevdiği kız çocuğu olarak mı yoksa sadece yutulacak et parçası olarak mı gördüğünü bilmesinin hiçbir yolu yoktur. Bu süreçler bilinçdışıdır ama kaygı (bilinçdışı) olmayacaktır. Hissederiz ama sebebini kavrayamayız. Bu bulanıklık, “kaygı bozukluğu” etiketi aracılığıyla sömürülüyor ve beyin devreleriyle açıklanıyor.

Dikkatle dinlemek ve diyalog kurmak, kişiye durumu hakkında bir anlayış kazanması için yardımcı olabilir ama kaygının geri gelmeyeceğinin hiçbir garantisi olamaz; kaygı belki daha az istilacı ve yıkıcı olabilir ama yine de insan yaşamında kritik bir yer işgal eder.

Kaygı, gündelik yaşamda bel bağladığımız kişiliğimizi ve referans noktalarını geçici olarak kaybettiğimizin işaretidir. Birdenbire yalnız ve tehlikedeyizdir. Bu anlamda kaygı hiç yalan söylemez. Ondan kurtulmak için acele etmeden önce ne yapılacağını ve onsuz yaşamanın ne anlama geldiğini iyice düşünmeliyiz. Yeni bir kaygı çağından yakınmak yerine çağımızın kaygılarını daha yakından incelememiz gerekiyor.


*Bu yazı, Ali Eren Ataş tarafından Darian Leader'ın The Guardian'da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.