Yeni müzik paradoksu: Spotify’dan nereye?
Yıllar boyunca Spotify benim için müziğe hızlı ve zahmetsiz erişimin simgesi oldu. Özellikle 2010’ların başında sınırsız müzik vadeden bu platform bir tür özgürleşme hissiydi. Bütün çocukluğumu birlikte geçirdiğim kasetlerden, CD’lerden ve internetin henüz yaygınlaşmaya başladığı dönemdeki MP3 arşivlerinden sonra tek bir uygulamayla her şarkıya erişmek inanılmazdı. Ne var ki bu özgürleştirici platform zamanla bir başka sınırlayıcıya dönüştü. Şarkıların, sanatçıların, hatta albümlerin önüne geçen çalma listeleri, algoritma önerileri bir arayışın değil dayatmanın sembolü haline geldi.
Düşüncelerimi sadeleştirmeye başlayınca fark ettim ki Spotify bana ne dinlemem gerektiğini söylerken gerçekten sevdiğim müziklerin peşine düşmeyi giderek zorlaştırdı. Herhangi bir sanatçının ilk albümünden son çıkardığı tekliye kadar kronolojik bir yolculuk yapmak, neredeyse labirenti andıran menüler içinde kaybolmaya eşdeğerdi. Karşımda üreticisi belli olan ve albüm kimliğiyle öne çıkan müzik yerine durmaksızın yenilenen çalma listeleri vardı. Bu farkındalık da bir gün “Buna devam etmemeliyim” dedirtecek kadar güçlü hale geldi.
Spotify’ın tasarım mantığı: Seçim mi, teslimiyet mi?
Spotify’ın sürekli yenilenen arayüzü, onu başta cazip kılan kullanıcı deneyimini bambaşka bir yöne evriltti. Eskiden müzik keşfinin öne çıktığı arayüzü şimdi “tekrar çal, bunu beğendiysen şunu da beğenirsin, günün mood önerileri” gibi hazır seçenekler sunup duruyor. Farklı müzik türleri, niş albümler, derinlikli diskografiler gitgide tozlu raflara itildi. Bir albümü başından sonuna kadar, o bütünlük hissini koruyarak dinlemek isteyenlere “O kadar zamanın var mı gerçekten?” diye fısıldayan bir tasarım hüküm sürmeye başladı.
Bilimkurgu yazarı, gazeteci ve teknoloji araştırmacısı Cory Doctorow’un “enshittification” [boktanlaştırma] diye tanımladığı olgu, tam da bu noktayı işaretledi: Platformlar, kârlarını artırmak uğruna hizmet kalitesini kademeli şekilde düşürür. Spotify’ın kendi içindeki dönüşümü de bunun bir yansıması. İlk dönemlerde "keşfi" ve "seçimi" kullanıcıya bırakan, hatta o kullanıcının özel zevklerine dair verileri özenle işleyen platform zamanla diğerleri gibi kendi çıkarlarını önceleyen bir formata evrildi.
Spotify bu yaklaşımla sessizliğe savaş açıp müziği tanımlayan ve müziğe fiyat biçen bir rehbere dönüştü. Oysa ilk dönemlerde Spotify’ın çok daha geniş kütüphane seçenekleri, editoryal listeler, hatta bağımsız müzikleri öne çıkarmak adına kürasyon yapan ekipleri mevcuttu. Bu dönüşüm neticesinde sanatçıların albüm veya şarkı bazında görünürlüğü azalırken, Spotify’ın daha çok kazanabileceği yayınları ön sıraya yerleştirmesi “kullanıcı-merkezli” tasarımdan “şirket-merkezli” tasarıma geçildiğinin açık bir göstergesiydi.
[mailerlite_form form_id=10]
Bugünün altın bileziği Spotify mı?
Aslında sektörel açıdan bu tablo yeni değil. 1990’ların sonunda CD formatı, plak şirketlerinin altın bileziğiydi. Düşük inovasyonla uzun yıllar en çok tercih edilen format olacağına inanan yöneticilerin sayısı epey fazlaydı. Ancak CD fiyatlarının her geçen gün artmasıyla tüketici korsana meyletti. Napster başta olmak üzere eşler-arası (P2P) paylaşım ağları ortaya çıktı. Böylece dijital korsanlık birkaç yıl içinde müzik endüstrisini altüst etti. Geleneksel şirketler, yasalarla korsanı yasaklamaya çalışarak durumu kurtaramayınca "yıkıcı inovasyon" şart oldu.
İşte bu noktada, Spotify’ın kurucu ismi Daniel Ek devreye girdi ve “Korsanlığı yasalarla ortadan kaldırmak imkansız, yapabileceğimiz tek şey en az onun kadar kullanışlı bir servis yaratmak” diyerek ilk adımını attı. Gerçekten de Spotify başta korsanın açtığı dijital kapıya düzenli, telifli, herkesin erişebileceği bir form getirdi. CD egemenliğinin sallanmaya başladığı bir dönemde, kârlı ancak tüketici dostu bir model oluşturmak kısa vadede etkili oldu. Fakat Clayton Christensen’in yeni teknolojilerin şirketleri nasıl başarısızlığa sürüklediğine odaklandığı The Innovator’s Dilemma [Yenilikçinin İkilemi] adlı kitabında belirttiği üzere, başta yıkıcı inovasyonlar getiren oyuncular büyüdükçe eskisine benzer bir “sürdürülebilir inovasyon” kulvarına saparlar. Bu, aynı zamanda kısır döngünün başlangıcıdır. Spotify da büyüdükçe kâr marjları, telif müzakereleri ve yatırımcı beklentilerine sıkışan bir dev haline geldi. Son dönemde Spotify’ın platforma eklediği özellikleri gözünüzün önünden bir geçirin. Kaçı dinleme deneyiminizi veya arayüz kullanımınızı derinden etkiledi?
Gemiyi ilk terk eden kaptan
Daniel Ek, Spotify’ın kurucusu ve CEO’su olarak bir dönem müziği demokratikleştiren kişi olarak anılıyordu. Gelgelelim, 2025'e girerken yeniden önemli miktarda (27,8 milyon ABD doları değerinde) şirket hissesini elden çıkarması, artık medya ve sektör çevresinde Spotify’ın geleceği için bir şüphe sebebi. Zira Ek, Temmuz 2023’ten bu yana yaptığı satışlardan toplamda 568 milyon dolara yakın bir gelir elde etti.
Bir şirket kurucusunun hisse satması her zaman olumsuz bir işaret olmayabilir ancak Spotify’ın marj artırma baskısı, müzisyenlerin artan memnuniyetsizliği ve podcast formatına yoğunlaşma gibi konular üst üste geldiğinde, Ek’in hamleleri “Daha kârlı bir gelecek için mi, yoksa zirveden terk ediş mi?” diye sorgulanır hale geldi. Spotify her ne kadar sektörün lideri olsa da kendi bünyesindeki hızlı değişimler, abonelik temelli büyüme modelindeki durgunlukla birleştiğinde geminin fırtınalı bir havada seyrettiğini kabul etmek mümkün.
Kendi müziğimizi yeniden keşfetmek
Bu tabloda asıl mesele, “Biz müziği nasıl deneyimlemeyi seçiyoruz?” sorusuyla doğrudan bağlantılı. Şahsen, Spotify’a olan bağlılığımı azaltırken, kendi müzik deneyimimi daha özelleştirilmiş, daha bilinçli hale getirmenin yollarını aradım. Müzik üreticisi ile dinleyicinin arasında mümkün olduğunca az mecranın olması, daha sahici bir keyfin başlangıcı. Albümün tasarımına, parçaların sırayla nasıl akıtıldığına, hatta şarkı sözlerinin hangi ruh haliyle yazıldığına odaklanmak, müzikle kurduğum dürtüsel ve duygusal ilişkiyi yeniden boyutlandırdı.
Bu, elbette zaman ve emek demek. Spotify’da aradığın müzisyenin bütün diskografisine birkaç tıkla ulaşmak sözde kolaydı. Ama asıl sorun da buydu belki: Kolaylık, tutkuyu ve arayışı körleştirdi. Farkında olmadan deneyecek yeni bir şey kalmadı hissine sürüklendik. Bu nedenle ilgi alanlarımıza gerçekten vakit ayırmak, “Ben bu müziği neden seviyorum?” diye sormak, o zahmetsiz görünen tıklamanın ötesinde bir anlama sahip.
Dikkat ekonomisinden duygu ekonomisine geçiş
Geldiğimiz nokta, yalnızca bir dinleme servisi eleştirisinin ötesinde dikkatimizi nerelere dağıttığımızın ve neyi seçtiğimizin bir sorgulaması. Spotify’ın kullanıcı deneyimi, Daniel Ek’in finansal hamleleri, 90’lardaki CD günlerinden bugünkü akış ekosistemine kadar yaşadıklarımız, müziğin yalnızca tüketilen bir ürün haline gelmesinin bedeli.
Kültürü büyüten, çeşitlendiren ve dönüştüren güç daima müzikle başlar ve beraberindeki topluluklarla harekete geçer. Müzikte geleceğin anahtarı, dinleme servislerinin neler yaptığından çok, bizim ne kadar derine inmeye istekli olduğumuzla ilgili. Kim olduğumuzu, neye değer verdiğimizi ve hangi seslere kulak kabarttığımızı seçmek için kendimize zaman tanıdığımız ölçüde müziğin zenginliğine yeniden ulaşmak mümkün. Müzik yalnızca kulaklarımızda değil yarattığı ortak hayal gücünde yaşam bulur. O hayal gücü de hiçbir algoritmanın nüfuz edemeyeceği kadar değerli.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()