Yeni yıl kimin için yeni?

Yeni yıl kimin için yeni?
yeni-yil-kimin-icin-yeni

Her yıl aralık ayıyla başlayan yeni hayaller, hedefler ve umutlar furyası takriben ocak ayının sonuna doğru sönümlenirken, yine de her yeni yılda aynı hevesleri içimizde barındırmaktan geri duramıyoruz. Piyangodan amorti bile kazanamadığımız haberiyle başlayan her yeni yılda hedef tahtamıza (vision board) koyduğumuz evden, arabadan da fersah fersah uzaktayız.

Hayalimizin epey altında standartlardaki alelade tatil için yıllık izin hakkımızın elverdiği o pek değerli yedi günü kovalıyor, ilişkilerimizde sevdadan önce ekonominin engebeli yollarına takılıyoruz. Öyleyse neden her yılbaşında yine de aynı heyecanı, aynı ümidi hissediyoruz? 23.59 ve 00.00 arasındaki o kısacık dakikada tam olarak neyin değişmesini temenni ediyoruz?

Kötü haberi vererek başlayalım… Bize yalan söylüyorlar. Dünyanın hemen hemen bütün kaynakları ve parası bir avuç insanın elinde. Her şeyin en iyisinden hepimize yetecek kadar bulamıyoruz. Hiçbir dilek, meditasyon ya da iyi niyet bu somut gerçekliği delip geçebilecek kadar kuvvetli değil. Hayallerimize kavuşmamızın önündeki engel şans ya da daha çok çalışmak değil, sınıf farkı. Birilerinin ay süren o “muhteşem” yat tatillerine gidebilmesi için diğerlerinin yedi güne razı olup çalışmaya devam etmesi gerekiyor. Birilerinin son model arabasını bir kez daha yenileyebilmesi için diğerlerinin metrobüsün veya otobüsün yolunu tutması gerekiyor. Birilerinin emlak zengini olabilmesi, diğerlerinin evsiz kalması, barınamaması demek oluyor.

Bir gün zengin olmayı ne kadar içtenlikle dilerseniz dileyin, her yılbaşında milyonlarca yoksulun hayallerini süsleyen, sohbetlerine meze edilen Milli Piyango rüyasının kazananı son zamanlarda her sene aynı: Demirören ailesi. Işıklı meydanlar, imkansız hayaller ve özenle pompalanmış bir coşku içinde geçen yılbaşı heyecanının biraz altını kazıdığımızda çıkan şey yeni zamlar, yüksek enflasyon ve geçim derdi.

[mailerlite_form form_id=16]

Türkiye’nin yarısından fazlası asgari ücret ve altında gelirle yaşamaya çalışırken, yeni yıla (artık yoksulluk bile değil) açlık sınırının altında kalan asgari ücret açıklamasıyla başladık. Ancak memleketin zorlu yakın tarihinde bile ilk olabilen bu kepazeliği yalnızca birkaç gün konuşabildik. Zenginin uyuşturucusu züğürdün çenesini yorarken, yoksulların açlığı gündemde kendine yer bile bulamadı. İşte ülkenin baskın çoğunluğunu oluşturan görünmezler, yeni yıla böyle girdi.

Kıyamet filmi senaryolarını hayal edin. Bu filmlerde daima kaos hakimdir, kolektif mücadeleye yer yoktur. Felaket yaklaştıkça, herkes kendi paçasını kurtarabilmenin yollarını arar. Hatta bazen bu yolda sevdikleriyle bile karşı karşıya gelebilecek kadar gözünü karartır. Yaşam ve ölümü ayıran kalın çizginin arasında suç, sevgi, adalet, dayanışma ve nice kavram yok olur gider. Geriye sadece ve sadece, artık içi boşalmış bir “ben” kalır. Suya sabuna dokunmak istemeyenlerin inatla “sosyal çürüme” gibi bağlamsız bir kavramla açıklamaya çalıştıkları bu gerçek, düpedüz ekonomik ve politiktir. İnsanın özduygularıyla değil, açgözlü iktidarlar ve sömürgeci yatırım ortakları tarafından düşürüldüğü çaresizlikle ilgilidir. Bu çaresizlikten kurtulabilmek için kolektif bir umut yolu açılamadığında, insanlar bireysel hayallere sarılır. Çünkü bu iklimde Milli Piyango’nun onlara vurabilme ihtimali, insanca bir yaşam ihtimalinden çok daha olasıdır.

Nüfusun en az yarısının açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede insanların kendileriyle bu denli obsesif bir ilişki kurmaları tesadüf değil. Herkes her şeyin en iyisini hak ettiğine inanmak zorunda çünkü kimse topluca her şeyin en kötüsüne maruz bırakıldığımızı konuşmak istemiyor. Başta bahsettiğimiz o “birilerinin” arasına girebilmek, birileri ve diğerleri arasındaki farkı ortadan kaldırmaktan çok daha mümkün görünüyor. Böylece doğum günü ya da yılbaşı gibi hayatımızın çetelesini tutmamıza izin veren dönüm noktaları da işte bu obsesyon etrafında şekilleniyor. Bu dönemlerde kendimize koyduğumuz daha sıkı çalışmak, daha çok spor yapmak, daha girişken olmak gibi hedeflerin hepsi “yeni bir ben”in, yani bireysel kaçış planımızın bir parçası. Oysa kendimizden bir adım uzaklaşıp dünyaya baktığımızda, çoğu şeyin hiç de yeni olmadığını görmek zor değil. Hatta yeni olandan medet ummak şu yana dursun, eskiye şükredecek haldeyiz.

[mailerlite_form form_id=10]

Niyetim bir felaket senaryosunun ortasında, insanların kendileri için yarattıkları ufak tefek hayalleri ya da rahatlama anlarını yerden yere vurmak değil elbette. Bilakis, içinde yaşadığımız bu düzende küçük şeyleri anlamaya, değerlendirmeye, hatta kutlamaya çabalamanın bir nevi başkaldırı olduğunu bile düşünebilirim. Umuda karşı değilim. Hayatın herhangi bir alanında değişim isteyen hiç kimsenin de umuda karşı olabileceğini düşünmüyorum. Karşı olduğum şey, bu düzenin umudu bireyselleştirmesi ve iyimserlikle umudu aynı kefeye koyması.

İyimserlik bir uyutma, umut ise uyandırma aracıdır. İyimserlik pasiftir, somut koşulları görmezden gelir, hatta onların üstünü kapatır. Her şeyin iyi gideceğine dair bir inanç yaratır ama bu temelsiz inancın konforu kısa süre içinde tepetaklak olur. Umut ise harekete geçirir, ısrarcıdır. Hiçbir şeyin iyiye gideceğine dair garanti yokken bile mücadelede ısrar eder. Tükenmez, aksine kendini yeniden doğurur. Terry Eagleton’a göre, dünyanın parçalı ve çelişkili hali aslında bir umut kaynağıdır. “Size çok önemli görünen bir şeyin başka birinin hayatında sadece bir ayrıntıdan ibaret olduğu gerçeğindeki ironiyi kabul ederek yaşamak daha iyidir.” İşte insanı bireyci obsesyondan uzaklaştırıp, ona toplumun öznesi olduğunu fark ettiren de iyimserlik yerine umudu koyan bu düşüncedir.

Yeni yıl, yeni yaş, yeni yıldönümleri… Bir yeniyi kutlarken arkamıza iyimserliği değil umudu aldığımızda, hiç de yeni olmayan şeylere yeni süsü vererek değil, sahici bir yenilikçilikle adımlar atmaya başlarız. Yeni ihtimalleri, yeni bir maaşı, hatta yeni bir düzeni sadece temenni değil talep de ederiz. Bu yenilikler için yeniden ve yeniden mücadele etmeye hazır oluruz. Yeniliği sistemin istediği aralıklarla değil, her yeni günde yeniden düşünür ve üretmeye çalışırız. Daima yeni bir şeyler söylemeye, yeni çıkış yolları aramaya, yeni sorular sormaya çabalarız. Böylece bizim yenimiz, saat 23.59’da ekranlardaki geri sayımla değil, yeni doğan günle başlar. Düşünmeye, anlamaya, aramaya ve kutlamaya değer olan, işte tam da bu yenidir.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.