Yok başka bir cehennem

Yok başka bir cehennem
yok-baska-cehennem

Narin Güran’ın öldürülmesi, Cem Garipoğlu’nun mezarının açılması, Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in vahşice katledilmeleri, Beyoğlu’nda bir kadının yol ortasında uğradığı cinsel saldırı, Van’da 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’ten günlerdir haber alınamaması… Hepsi birkaç hafta içinde yaşananlardan yalnızca duyabildiklerimiz.

Karşımızda aklımızla, bilincimizle, vicdanımızla dalga geçen bir siyasi düzen var. Bu düzenin sistematik biçimde saldırdığı kesimlerin başında da kadınlar ve çocuklar geliyor. Bugün tanık olduğumuz kadın cinayetleri, tacizler, çocuk istismarlarının hepsi mevcut düzenin birkaç temel dayanağı üzerinde yükseliyor: Kontrollü suç, yönetilebilir yoksulluk ve gericiliğe teslimiyet.

Kontrollü suç

Türkiye, hepimizin bildiği üzere, son yıllarda bir suç cennetine dönüştü. Yolsuzluğun ve kaçakçılığın artması, yeni nesil çetelerin ve uluslararası mafya baronlarının ülkede kol gezmesi, artan cinayetler, tacizler ve istismarlar derken, hemen her gün yeni bir felakete uyanır hale geldik. Bu suçların artışının nedenleri, yalnızca basit bir toplumsal çürüme veya ahlaki yozlaşmayla açıklanamayacak kadar karmaşık. Bu suçların yükseldiği siyasal, ekonomik ve hukuki bir zemin var.

Türkiye’de adaletin ve yargının çöküşü, derin yoksulluk, siyasi bağlantılarla oluşan cezasızlık hali mahalleleri çetelere ve suça teslim etti. Özellikle gençliğin hapsedildiği derin yoksulluk, geleceksizlik ve güvencesizlik hali mafya benzeri yapılar nedeniyle kolay para kazanma trafiğini hızlandırırken, suç oranlarını da artırdı.

“Aman mahallelerde solcular olmasın da ne olursa olsun” anlayışı mahallelerden sol örgütleri dışlarken yerine çeteleri aldı. Bu yapılar sistemin otoriter yapısına rıza üretti, cezaevleri siyasi tutsaklarla dolduruldu, adi suçlara karışanlar kısa sürede salıverildi. Suç, ceza rejiminin keyfiliği sayesinde, düzenin arzusu doğrultusunda kontrol altına alınarak toplumsal denetimin bir parçası haline getirildi.

Yönetilebilir yoksulluk

Neoliberal, muhafazakar, milliyetçi ve popülist siyaset eliyle, topluma da "makbul kadın" anlayışı dayatılıyor. Bu anlayış piyasada ucuz emeğe, piyasa dışında da kutsal anneliğe dayanıyor.

Bugün Türkiye’de her 10 kadından sadece 3’ü çalışırken, kamuda istihdamın sadece yüzde 34’ü kadınlardan oluşuyor. Kadın işsizliği, AB ve OECD üye ülkelerinin iki katından fazla. Geniş tanımlı kadın işsiz sayısı 4,5 milyon civarındayken, 12 milyona yakın kadın ailevi ve kişisel nedenler ve ev işleri dolayısıyla çalışma hayatına katılamıyor. Ayrıca istihdamdaki kadınların yüzde 30,8’i güvencesiz bir şekilde, kayıtdışı çalıştırılıyor.

Üretim alanının dışına çıkıldığında kadınlar “aile” balonuna hapsediliyor. Kadın daima aile vurgusu eşliğinde ele alınırken, bir kadının ailesiz var olamayacağı fikri toplumsal ilişkilere yerleştiriliyor. Neoliberal piyasada yalnız ve güvencesiz olan kadın, piyasa dışında ancak aile içinde varlık kazanıyor. Bu noktada “annelik” büyük önem kazanıyor. Çünkü kadının hayatı anne olmasıyla müdahaleye açılıyor, güç sahiplerinin talan edebileceği bir forma giriyor. Kıyafetinden gülüşüne, işyerindeki yaşantısından sosyal medya paylaşımlarına kadar kadınlar “sen bir annesin” söylemiyle hizaya çekiliyor.

Sosyal yardımlar da yine aile olgusu etrafında tasarlanıyor. Sosyal politikalar sadakaya dönüşmüşken, “kadınları güçlendirmek” diye lanse edilen yardımların neredeyse yüzde 70’i kadınlara aile ekseninde veriliyor. Bu oran bize kadın yoksulluğunu bitirmeye yönelik hamleler yapıldığını göstermiyor, aksine sosyal yardımın nakdi olarak doğrudan kadına bağlanması evde bakım sorumluluğunun yalnızca kadına bırakıldığını gösteriyor. Kadın aile içi sorumluluklarına hapsediliyor, kamusal alanda görünürlüğü yok oluyor. Sosyal yardımlar da  sonraki seçimde oy olarak geri isteniyor.

Ucuz emek, makbul kadın, kutsal annelik arasına sıkıştırılan kadın, güç sahiplerine de kadınlara parmak sallama, had bildirme, kadınları kendilerinden daha aşağıda görme gibi bir özgürlük bahşediyor. Bu özgürlük toplumun tüm kesimlerine yayıldıkça da sistemli saldırılara, tacizlere, istismarlara ve cinayetlere zemin hazırlanıyor.

Gericiliğe teslimiyet

Laikliği tanımayan, bir gecede bir kararnameyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlar kadın düşmanı politikalarını sürdürüyor. “Biz ve ötekiler” ikiliğiyle toplumsal birliğe tehdit oluşturuyor. “Kürtaj cinayettir”, “Feminist kadın aile yapısını tehdit eder”, “Annelik kutsaldır” gibi sözlerle bir kesime gülerken, diğer kesime yönelik nefret söylemleriyle çatışmayı körüklüyor. Bunun son örneğini Sağlık Bakanlığı’nın “doğal olan normal doğum” dediği kamu spotuyla gördük. Memlekette neredeyse her gün bir kadın öldürülürken, bakanlık kadınların doğum şekli üzerinden yargı dağıtmaya, kendilerine uygun olmayan kadını "eksik" diye damgalamaya devam ediyor.

Bu popülist söylemlerin en büyük tehlikelerinden biri de kadın cinayetlerine, istismar ve taciz vakalarında toplumsal rızanın üretilmesine zemin hazırlanması. “O sokaktan geçmeseymiş”, “Gece dışarı çıkmasaymış”, “O kıyafeti giymeseymiş” gibi kalıplar gericiliğe hizmet ederken cinayetler ve katliamlar normalleştiriliyor.

Kış uykusu sökülürken

Bu ülkede yaşanan tüm felaketlerde bu köhnemiş düzenin parmak izleri var. Kadın cinayetlerinin ziyadesiyle politik olduğu ayan beyan ortada, çözümü de ancak bu yalınkat gerçeği görmekle sağlanacak. Kontrollü suç, yönetilebilir yoksulluk ve gericiliğe teslimiyetle ördükleri bu düzen, bize yaşam hakkımızın ihlali, tehlikeli sokaklar, korkunç cinayetler olarak dönüyor. Faillerden çok azmettirene güçlü bir yanıt vermeliyiz. Bu yanıt için bölünmeden, ayrışmadan yan yana olmamız gerekiyor işyerlerinde, sokaklarda, okullarda…

“İnsan hiçbir şeylere aldırmamaya bir başladı mı, ne kendi durumunu, ne de bütün durumları, üstünde durulmaya değer bulmadı mı; bu bir kış uykusudur ki hiçbir yaz sökemez...” diyor Sevgi Soysal. Omuz omuza, normalleştirmeye çalıştıkları her şeyi tepetaklak ederek kış uykusundan uyanıyoruzdur belki. Okullarda, sokaklarda “Kadınlara değil, katillere barikat” diye yükselen çığlık bu derin uykuyu yırtacak elbet.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.