Yürürken neden ağaçlı sokakları tercih ederiz?

Yürürken neden ağaçlı sokakları tercih ederiz?
agacli-sokak

Kent, yalnızca binaların ve yolların bir araya gelmesinden ibaret bir fiziksel mekan değildir. Kentleri canlı birer organizmaya dönüştüren, içindeki yaşamsal döngüler, ekolojik sistemler, kültürel akışlar ve sosyal ilişkiler bütünüdür. Ancak modern kentsel dönüşüm projeleri, ekonomik büyüme ve konut üretimi adına bu yaşamsal unsurları gözden çıkarmış, doğanın şehirle kurduğu tarihsel bağı acımasızca koparmıştır. Türkiye gibi hızla kentleşen ülkelerde yeşil alanların yok edilmesi yalnızca bir ekolojik sorun değil fiziksel-ruhsal sağlık, ekonomik sürdürülebilirlik ve toplumsal adalet açısından da derinleşen bir krize dönüşmüştür.

AKP döneminde İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde yürütülen kentsel dönüşüm projeleri, kent dokusuna mimari estetik ve işlevsellik katmak yerine müteahhit elinden çıkma bloklar inşa etmeye odaklanan, ruhsuz bir anlayışın ürünü olarak yükselmektedir. Bu “gelişimin” en büyük kurbanlarından biri de parsel içi ve kaldırım ağaçlarıdır. Özel ve kamusal mülkiyet üzerindeki ağaçlar, çoğu zaman inşaat projelerinin “gereksiz” unsurları olarak görülüp kolayca kesilmekte, yerlerine yükselen binalar ise yalnızca rantın gölgesini bırakmaktadır. Oysa temel kentsel tasarım ilkeleri, doğanın kent planlamasına entegre edilmesini yalnızca çevresel bir gereklilik olarak değil, insan psikolojisi ve toplumsal ilişkiler açısından da vazgeçilmez bir unsur olarak tanımlamaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2021 tarihli raporuna göre, yeşilden yoksun kentlerde kalp hastalıkları yüzde 20, solunum yolu rahatsızlıkları yüzde 15, obezite ise yüzde 25 daha fazla görülüyor. Jabbar, Yusoff ve Shafie’nin (2020) araştırması, ağaçlarla çevrili mahallelerde yaşayan insanların depresyon oranlarının yüzde 30 daha düşük olduğunu kanıtlıyor. Ne ilginçtir ki, Hunter ve ekibinin (2021) çalışması, kişi başına düşen yeşil alanın yüzde 10 artırılmasının suç oranlarını yüzde 12 azalttığını, toplumsal bağları güçlendirdiğini ortaya koyuyor. Yeşil yalnızca doğanın değil, insan ruhunun da panzehiridir.

Wolf, Lam ve Richardson’ın (2021) araştırmasına göre, sokak ağaçları kortizol seviyelerini düşürerek stresi azaltıyor, havayı temizliyor, solunum yolu hastalıklarını önlüyor ve şehirlerdeki ısı adası etkisini kırıyor. Japonya’da yapılan bir çalışmada “shinrin-yoku” (orman banyosu) pratiğinin, bireylerin ruh halini iyileştirdiği, kalp atış hızını düşürerek fizyolojik rahatlama sağladığı belirlenmiş. Kısacası, ağaçlar yalnızca manzaranın bir parçası değil nefesin, sağlığın, huzurun ve güvenliğin taşıyıcısıdır. Fakat kentler yeşili gözden çıkardıkça, beton yalnızca binaları değil insanın ruhunu da boğmaya devam ediyor.

Yeşil tasarım ilkeleri yalnızca yürüyüşlerimize estetik bir fon sağlayan yüzeysel bir ayrıntı değil, kentlerin ruhunu şekillendiren, yaşam kalitesini yükselten ve insan-doğa dengesini yeniden kuran yaşamsal bir gerekliliktir. Bu anlayış, ağacı dekoratif bir unsur olarak görmek yerine onu kentsel dokunun ayrılmaz bir parçası haline getirerek, sağlıklı, sürdürülebilir ve gerçekten yaşanabilir şehirler yaratmayı amaçlar. Salmond, Tadaki ve Vardoulakis’in (2016) araştırmaları, yeşil alanların hava kirliliğine bağlı ölümleri azalttığını bilimsel verilerle ortaya koyarken, Astell-Burt ve Feng’in (2021) Avustralya’da yürüttüğü çalışma, kentlerde yeşil alanların yüzde 10 artırılmasının depresyon vakalarını yüzde 15 düşürdüğünü gösteriyor. Cohen ve ekibinin (2007) araştırması, yeşil dokunun artırılmasının bireylerin fiziksel aktivite düzeyini yükselterek obezite riskini yüzde 20 azalttığını kanıtlıyor. Türkiye’de yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor; Akpınar’ın (2016) Aydın’da gerçekleştirdiği çalışma, yeşil alanların bireyleri daha fazla hareket etmeye teşvik ettiğini ve kronik hastalıkların bu bölgelerde daha az görüldüğünü ortaya koyuyor. Dolayısıyla kaldırımdaki ağaçlar, küçük ölçekli topluluk bahçeleri ve mahalle bostanları yalnızca estetik birer unsur değil halk sağlığını güçlendiren, insanı iyileştiren ve kentleri nefes alabilir hale getiren yaşamsal bir ekosistemdir.

[mailerlite_form form_id=10]

Bilimsel veriler yeşil alanların dirençli kentler için vazgeçilmez olduğunu ortaya koyarken, Türkiye’de kentsel dönüşüm projeleri, bu gerçeği sistematik biçimde göz ardı etmeye devam ediyor. 1999 depremi sonrası hızlanan kentsel dönüşüm projeleri, depreme karşı güvenli şehirler yaratmak iddiasıyla başlasa da yeşil alan kayıplarını olağanlaştırarak planlama süreçlerinde doğanın kentle kurduğu bağı büyük ölçüde kopardı (Damdere, 2019). AKP döneminde, İstanbul ve benzeri büyükşehirlerde, yeni konut ve ticaret alanları açmak uğruna yalnızca kamuya ait park ve ormanlık alanlar değil özel mülkiyet içindeki ağaçlar da tahrip edildi. Aydoğdu’nun (2021) Beyoğlu üzerine yaptığı araştırma, Cumhuriyet Caddesi'ndeki ağaçların kaldırılmasıyla hava kalitesinin düştüğünü, gürültü kirliliğinin arttığını ve kent sakinlerinin sosyal etkileşim alanlarının azaldığını ortaya koyuyor.

Oysa dünya genelinde birçok kent, ağaç varlığını artırmak ve mevcut yeşil dokuyu korumak için kapsamlı politikalar geliştiriyor. Londra Belediyesi, özel mülkiyetteki ağaçları da kapsayan bir koruma politikası benimseyerek her yıl 20 bin yeni ağaç dikiyor. Toronto, kaldırımlara ve parklara 40 bin yeni ağaç ekleyerek şehirdeki toplam yeşil dokuyu genişletiyor. Sheffield Belediyesi, kişi başına düşen ağaç sayısını artırmak amacıyla her yıl 50 bin ağaç dikme hedefi koyarak halkı da sürece dahil ediyor. Málaga şehri, son beş yılda 6.232 yeni ağaç dikerek toplamda 373 bin ağaca ulaşmış, böylece kişi başına düşen ağaç sayısını 0,63’e yükseltmiş. Avrupa Birliği ise 2030’a kadar kıta genelinde 3 milyar ağaç dikmeyi hedefleyen geniş çaplı bir strateji yürütüyor.

Türkiye’de kent planlama süreçleri, yeşil alanları koruyacak kapsamlı politikalar üretmek yerine var olan ağaç dokusunu sistemli biçimde azaltma üzerine kurulmuş bir düzenle ilerliyor. Yatayda oluşturulamayan yeşil alanlar, göğe yükselen beton blokların yüzüne yapıştırılmış birkaç sarmaşıkla telafi edilmeye çalışılıyor. Ne de olsa, gerçek bir park alanı yaratmak, nefes alacak geniş yeşil koridorlar açmak ya da sokak ağaçlarını koruyacak bir sistem kurmak yerine gökdelenlerin gri cephesine dikey bahçeler eklemek hem daha “pratik” hem de fotoğraflarda daha “yeşil” duruyor. Ancak bu yeni nesil yeşillik, halka gölge değil, ranta perde oluyor; serinliği insanlara değil, betona ve sermayeye hizmet ediyor (Kanter, 2022). Toprağa dokunmayan, kök salmayan, yalnızca vitrin süsü niyetine kullanılan bu yeşil makyaj, doğaya değil, müteahhit servetinin devamlılığına katkı sağlıyor. Oysa şehirlerin gerçekten doğayla uyum içinde gelişebilmesi için, çim serilmiş teraslarla, dekoratif lolipop ağaçlarla, tabelalara eklenmiş "yeşil şehir" sloganlarıyla yetinmek değil, uzun vadeli biyofilik tasarım ilkelerine dayanan, ekosistemle bütünleşmiş kent planları oluşturmak gerekiyor.

Kentlerin yeşil alan politikaları, yalnızca ekolojik sürdürülebilirliğin değil, aynı zamanda ekonomik ilişkilerin da temel bileşenlerinden biridir. Hunter ve ekibinin (2021) araştırmasına göre, ağaç yoğunluğu yüksek bölgelerde konut fiyatları belirgin şekilde yükselmekte, bu alanlar yatırımcılar için daha cazip hale gelmektedir. Ancak yeşil alanların sağladığı ekonomik değer yalnızca mülk sahiplerinin kazancına dönüşmemeli; aksine, bu rant farkı özellikle yoksul halkın yaşam kalitesini artıracak şekilde kamu yararına yönlendirilmelidir. Lennon, Douglas ve Scott’un (2017) çalışması, kentsel yeşil altyapının yalnızca gayrimenkul piyasasına değil, halk sağlığı harcamalarına da doğrudan etki ettiğini, üstelik yeşil alanların artırılmasının devlet bütçesine uzun vadede ciddi bir ekonomik katkı sunduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin, Londra kentindeki ağaçların yıllık ekonomik faydası 133 milyon sterlin olarak hesaplanmıştır; bu kazanç, hava kirliliğinin azaltılması, sıcaklık düzenleme, yağmur suyunun emilimi ve sağlık maliyetlerindeki düşüş gibi unsurlardan kaynaklanmaktadır.

Benzer şekilde, ABD Ulusal Şehir Ormanları Değerlendirme Programı (US Forest Service, 2018) verilerine göre, New York’taki ağaçlar yılda 10,9 milyon dolarlık enerji tasarrufu sağlamakta, hava kirliliğini azaltarak 5,6 milyon dolarlık sağlık harcamasını önlemekte ve taşkın kontrolü sayesinde 36 milyon dolarlık altyapı maliyetinden tasarruf edilmesini sağlamaktadır. Toronto’da yapılan bir araştırma ise şehirdeki ağaç varlığının hava kirliliğini yılda 1,1 milyon kilogram azalttığını ve bunun sağlık sistemine yönelik harcamaları ciddi oranda düşürdüğünü ortaya koymuştur. Tüm bu veriler, yeşil altyapının yalnızca çevresel bir zorunluluk değil, aynı zamanda ekonomik refah açısından da yerel yönetimlerde öncelikli bir politika olması gerektiğini açıkça göstermektedir. Kısacası, yeşili korumamak, yalnızca doğaya değil kamu bütçesine de ihanet etmektir.

Kapitalizmin devasa kentleri yalnızca kırın doğal dokusunu kemirmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi içindeki yeşili de sistemli bir şekilde tüketiyor. Türkiye’de bu yıkım otopark yönetmeliği gibi düzenlemelerle meşrulaştırılıyor, yeşil alanların korunması gerektiğinde “Yönetmelik var, elimizden bir şey gelmiyor” denirken, binalar oturma ruhsatını aldıktan sonra her türlü dönüşüme göz yumuluyor. Böylece yeşil bahçeler betona, ağaçların kök saldığı toprak ise asfalta gömülüyor. Oysa kaldırım, park, refüj ve parsel içindeki yeşil dokuyu korumak, yalnızca çevrecilik adına değil, kentlerin nefes almasını sağlamak için yaşamsal bir zorunluluktur. Ağaçlar sadece doğanın değil, kentlerin hafızasının, kamusal alanların ve kolektif yaşamın da bir parçasıdır. Bugün rant uğruna kesilen her ağaç, yarın daha kirli bir hava, daha bunaltıcı yazlar, daha öldürücü yağışlar ve daha yaşanmaz şehirler demektir. Çünkü bir şehir, kök salan ağaçları kadar yaşar; dalları budanmış, kökleri kesilmiş bir kent ise eninde sonunda kendi gölgesinde kuruyup gider.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.