Zaman neden daha hızlı geçiyor?
Zaman, mutlak bir kavram olmaktan ziyade bireyin algısı ve deneyimleriyle şekillenen göreceli bir deneyim. Bu yazıyı okurken veya Reels kaydırırken geçen iki dakika, matematik dışında aynı değil. Bir ölçü birimi olmanın ötesinde “algı” olarak zaman, onu icat eden zihnin sayısız numaralarından biri…
Pandemi esnasında hayat durma noktasına gelmişken, döneme ait araştırmalar "hızlanan zaman" yanılsamasının kolektif olabileceğini göstermişti. Yaşadığımız deneyimler birbirine benzedikçe sosyal medyada kurduğumuz ortaklık, zor günleri kolaylaştırıyor. Kalabalık bir yerde zaman daha çabuk geçiyor. Bir konu diğerini izlerken, kişisel hayatımızla bütünleşen toplumsal takvimde bir anda aylar bitiveriyor. Bizimki gibi kriz döngülerinde yaşayan toplumlar için bu geçiş bir korunma mekanizması da sayılabilir.
Psikolog K. Anders Ericsson, zaman yönetimi üzerine yaptığı çalışmasında insanların daha fazla şey yapmak için zamanın hızla geçtiği hissine kapıldıklarını söyler. Ona göre böyle hissetmek, bireylerin sürekli olarak kendilerini yetiştirmeye çalıştıkları bir koşuşturmacaya girip çıkmalarına ve iç dengelerinin karışmasına yol açar. 20. yüzyılın sanayi toplumunda artan sosyal yükü tarif eden bu koşturmacanın günümüzde daha geniş bir anlamı var. Sosyal medya profilleri üzerinden birbirimizin standartlarıyla rekabet ettiğimiz bir dünyada günlük alışkanlıklarımız değişiyor. Bir yerlerde her şeyin hep daha fazlasının olduğunu bilerek "keyifli" kalmaya çalışıyoruz.
“Onlar benden daha mutlu” etkisi, sosyal medya kullanımının bireylerin kendilik algısı üzerindeki olumsuz etkilerini anlatan psikolojik bir fenomen. Metalaşmış, her biri neredeyse birbirinin aynısı gibi görünen kaliteli hayat zorbalığına maruz kaldıkça, kendi yaşamlarımızı yetersiz buluyoruz. FOMO (hayatı kaçırma kaygısı) terimi de hayatımıza bunun bir sonucu olarak girmişti. “Hayat elden gidiyor” korkusuyla hep bir sonraki anın peşinde, içinde bulunduğumuz zamanın yetmediğine inanıyoruz. Kelimenin tam anlamıyla birbirimizi takip ederken dijital paralel evrende süreçler yok oluyor, birbirimizin deneyim akışında yönümüzü kaybedebiliyoruz. Bu yüzden yaşadıklarımız bazen “sıralı” halde gelmiyor. Zamanın hızını bize en fazla hissettiren şeylerden biri olarak teknolojinin, geçmişi ve yaşımızı önemsemediği dünyasında eşitlik yanılgısına düşerek konumlanıyoruz.
[mailerlite_form form_id=10]
Louis Menand, The New Yorker’daki bir makalesinde nesil kavramının artık sona erdiğinden bahsediyor. Artık doğum yıllarından bağımsız olarak, kolektif bir dijital kimlikle iki Y ve Z kuşaklarını birleştiren “Biz Kuşağı” (Gen We) var. Menand, bireysel ve toplumsal deneyimleri, dijital katılımı ve kültürel bağlamı göz önünde bulundurarak analiz etmeyi öneriyor. Artık çok daha hızlı değişen insan davranışlarını ve eğilimlerini daha gerçekçi bir şekilde incelemek, ona göre ancak böyle mümkün. Çünkü kaygılarımız, estetik anlayışlarımız, hatta flört alışkanlıklarımız bile algoritmik akışların içinde değişip birbirine karıştı. Duygu deneyimlerimiz de hızlanan zamanla kendi sınavını veriyor.
Z kuşağının romantik dönüşümü üzerine Vox’un yaptığı bir çalışma, gençlerin konuşma aşamasından gerçek buluşmaya nadiren geçtiğini gösterdi. Aşka inanmayı seçmiş olsalar da ona güvenmiyor, ihtiyaç duymuyor veya getireceği riskleri almak istemiyorlar. Canımız istediğinde bir telefonla karşılanan flört dürtüsü, hafta sonunu bile öngörmekte zorlanan zihnimiz için yeterli hale geldi. Hayal veya kalp kırıklığı ihtimaline karşı hayatımız fazla kısaymış gibi görünüyor.
Bu inanç, derinleşmek için yeterli zaman bulamayan ikili ilişkilerimizden önce kendimizle olan ilişkimiz için dönüştürücü bir etkiye sahip. Beklentilerimiz ve fiziksel olarak çaba gösterdiğimiz hedefler, kişisel bir süreç olmaktan çıkıp sonuca indirgendi. Yaptıklarımızı da izlediğimiz içerikler gibi tüketmeye başlayınca bir sonraki an, bir kaydırma hareketi kadar hızlı geliyor. Kimsenin mutsuzluğa tahammülünün olmadığı bu sanal düzen, uzun vadeli planlara izin vermiyor. “Kısa yaşamaya” zorlanıyor ve alışıyoruz. Küçük keyiflerin fazlasıyla popüler olduğu bir dönemdeyiz.
Daha fazla anı biriktirmek istiyor veya daha çok an yaşama zorunluluğu hissediyoruz. Başlangıçlar ve sonlar birbirine yaklaştıkça, az zamana daha fazla deneyim sığıyor. İstekler küçüldükçe gerçekleşmesi de kolaylaşıyor. Bir yandan, çocuklar için hayatın daha hızlı akmasına sebep olan "genç ruhlu" bir merakımız var. Diğer yandan, bu kez oralarda neler olduğunu öğrenirken, keşif neşesi yerine belirsizlik endişesiyle karşılaşabiliyoruz. Sadece dururken bile boş durmayan zihinlerimiz için güzel bir ânı, uzun bir bilinmezliğe tercih ediyoruz. Yepyeni bir şey aramaktansa, önümüze konulan idealler akışından kendimize en uygun olanı seçiyoruz. Oysa hayat devam etmek için internet bağlantısına muhtaç değil. Başkasının veya zamanın ölçütlerinden özgürleşmiş deneyimleri kutlamak için biraz durup dinlensek yeter. Geç kalmak yok, kendi hızımızın daima tam zamanındayız.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()