Zaman ve mekan bükülünce: Adıyaman, deprem ve gençlik

Zaman ve mekan bükülünce: Adıyaman, deprem ve gençlik
Adıyaman, 11 Şubat 2023. Fotoğraf: Emin Özmen, The New York Times.

Mayıs ayında Adıyaman gençlerinin deprem sonrası ihtiyaçları araştırmasının bir parçası olmak için yola çıktığımda hayatımda beni en çok düşündüren cümlelerinden birini duyacağımdan habersizdim. Diyarbakır’dan gençlerin tabiriyle “Acıyaman’a” yol alıyordum. Otobüs otogara yaklaşınca depremden sonra ilk kez merkeze indiği belli olan genç bir hanımefendi şoföre “FLO’ya gideceğim de, yıkılmadı değil mi?” diye sordu. Soruyu, şoförden önce, zihin yorgunluğu bizden daha fazla olan başka bir hanımefendi cevapladı: “Ben oraya gideceğim, seni de götürürüm.” Sonra yolculuğun başından beri mütemadiyen söylediği şeyleri tekrarlamaya devam etti: “Ben 25 yıldır Adıyaman’da yaşıyorum. Beş ciğerim gitti depremde. Adıyaman enkaz oldu, hem ev hem insan.”

İnsanın enkaz olması ya da enkaz-insan o güne kadar pek de düşündüğüm bir şey değildi. Yıllardır bir gün bizim de başımıza gelebileceği gerçeğiyle ekranlardan izlediğimiz enkaz evler tamam da enkaz insan ne demek? Evin, köprünün enkazı olur da insanın enkazı olur mu? Siz düşünedurun, ben söyleyeyim. Olurmuş. “Enkazlaştırılmış” ruhlar ve binalar, 6 Şubat’a mıhlanmış. Birileri kentin takviminden yaprakları koparmayı unutmuş gibi. Mekanın zamanı, zamanın insanı büktüğünü Adıyaman’da görüyorsunuz.

Benim araştırmaya dahil olma serüvenim esasen o yolculukta başladı. Fakat araştırmanın hikayesi 6 Şubat depremlerinden hemen sonra bir yardım deposunda bir araya gelen bir grup gencin Dayanışma İnsanları Derneği’ni kurmasıyla başlıyor. Arkadaşlarının omzunu yastık, pişirdikleri ekmeğin sıcağını soba belleyen gençlerin hikayesi.

Bourdieu “gençlik sadece bir kelimedir”[i] der. Kelimeler ki bağımsızlık savaşına girişmeden zamandan ve mekandan azade olamayan “cansız işaretler”. İnsanlık acılarından, sevinçlerinden, “yaptım-ettim” dediklerinden bir nefes üfler, can verir kelimelere. “Gençlik” de öyle ruh bulur. Başka coğrafyalarda, başka tarihlerde başka anlamlar kazanır. Bakmayın siz, “istatistik kabartmayı” seven kurumların gençleri ortalama yaşlara hapsetme sevdasına. Deneyimlerdir, o deneyimlere anlam katan tarihtir, coğrafyadır kimin genç olup kimin genç olmadığına karar veren. Çıplak ellerle enkaz kazan 15’lik gençle, bu gençlerin hikayesini yazmak için 10 parmakla klavyeye tıklayan 25’lik genç arasında nasıl bir benzerlik, nasıl bir farklılık vardır? Hangisi çocuk, hangisi gençtir?

Gençlik, statik, durağan bir kavram değil. Yaşadıklarımızla yoğrulur.  Çatışmalar, krizler, afetler… Allah’ın sıralı ölüm vermediği dönemler. Tüm bunlar kısa sürede, çocuğu genç, genci isyankar yapar. O zaman anlamsız kalır gençleri “18-29 yaş aralığına” sıkıştırmak. 6 Şubat depremleri de öyle bir andı. Aracına bindiğim taksicinin “Allah bize vurmuş, bari siz vurmayın” dediği cinsten. O gün, Adıyamanlı gencin hayata karşı nazlanma lüksü elinden alındı. Oysa, gençlik hayatın gerçeklerine karşı biraz da oyalanma, “ikinci yarı maçı çeviririz” dönemidir. Gece yatarken Eminem'den “Lose Yourself” dinleyip ciddileşir, sabahına 90’lar Türkçe pop ile lakaytlaşırsınız. Bir gece müziğiniz büyük bir gürültüyle kesildiğinde ise artık bir şeyler dinlemek değil, dinletmek istersiniz. Derdinizi, sıkıntınızı birileri duysun istersiniz. Bazen bir belediye memuru, bazen bir bakan, bazen de bir tanrı. Bedenin, hayatın ve kaderin üzerinde senden başka karar alma yetkisi olan her kim varsa.

Depremin üzerinden bir buçuk yıl geçti. Henüz Adıyamanlı gençleri dinleyen, dinlemeyi tercih eden birileri çıkmadı. Gençler, dertlerini ancak kendi arkadaşlarına ya da bir anket formuna anlatabiliyor. Çok şanslılarsa eğer odak grup tartışmalarında, mülakatlarda içlerinde bayatlamaya yüz tutan duyguları dile getirebiliyorlar. Mesela, her iki gençten biri “depremden sonra işimi kaybettim, cebimde para yok” diyebiliyor. Ya da her on gençten sekizi “cebimde para olsa ne yazar, bu parayı harcayacak bir yer olmadıktan sonra” diyebiliyor.

Adıyaman, gençler için bazen bir açık hava hapishanesi oluyor. Travmalarını kapının dışında bırakabildikleri, hayat pahalılığını da dükkanların içinde bulabildikleri tek yer bir alışveriş merkezi. Oysa yüzde 56.9’u Oppenheimer filmini daha korsan sitelere düşmeden bir sinema salonunda izlemeyi, yüzde 52.6’sı Sevgili Arsız Ölüm’ü Diyarbakır’a gitmeden kendi şehrinin tiyatro sahnesinde izlemeyi, yüzde 44.8’i de “Ronaldo gibi karın kaslarına sahip olmak için” ucuz bir spor salonuna gitmeyi istiyor.

Ders arasında tost alacak para, ufukta umut olmayınca insanın okula gidesi de gelmiyor. Bir otobüs 17 lira. Git-gel 34 lira. Adıyaman, cebinde 34 lira olmayan gençlerin şehri. Mesela bu yüzden yüzde 3,3’ü okulu bırakabiliyor.  Ya da mesela Adıyamanlı gençlerin yüzde 32.1’i okullar yıkıldığı, öğretmenler vefat ettiği için geçilen online derslere katılamayabiliyor. Bazen internet olmadığı için, bazen ortam müsait olmadığı için, bazen de ruhuna Karabasan çöktüğü için.

Afetler, ruhlarımızda medcezirler yaratır. Geçmiş çelme takar, gelecek gulyabanileşir. Her gece anıları başımıza yastık eder, ruhlarımızda açılan yaraların kapanmasını bekleriz. Bazen bu yaralar kapanmaz, dikiş atacak birilerini bulmaya çalışırız. Fakat,Adıyamanlı gençlerin yüzde 54,6’sı bu yaralara dikiş atacak psiko-sosyal desteklerden habersiz. Oysa, yüzde 59,7’si “n’olacak bu işin sonu” diye diye karnına tekme atan gelecek kaygısını aşmanın yollarını arıyor, yüzde  64,9’u “ya aynı deprem bir daha olursa” diye pek de güven vermeyen tavanla bakışıyor; yüzde 60,4’ü de kendisine “sakin olmayı” telkin etse de öfkesini kontrol edemiyor.

Cepte para, şehirde mekan, kafada sakinlik olmayınca sorumlularla siyasi mülahazalar, pardon münakaşalar yapmak da farz oluyor.  Mesela binlercesi “hırpalanmış gömleği ve onuruyla”[ii] sessizce yürüyebiliyor. Çığlıkları duymayanlara inat. Ya da yüzde 62,3’ü belediyeye, yüzde 50,6’sı da hükümete “beceremedin şu afet yönetim işini” diyebiliyor. Yüzde 25’i “farklıyım diye beni pek de görmedin” diye seslenebiliyor.

Deneyimler gençliği, gençlik de deneyimleri şekillendirir. Bugün, bundan 18 ay önce farklı bir güne uyanan Adıyamanlı gençler, tüm bu deneyimleri, zorlukları ve yaşanmışlıkları bir yere duyurma ihtiyacı hissediyor. Kimi kurumlar buna eğilmeyi, kimisi de es geçmeyi tercih ediyor. Oysa bu “içim bayatladı ama içimden taşanların hepsi taze”[iii] diyen gençlerin hikayesi. Acısını, öfkesini, gözyaşlarını, içinden atamadıklarını muhatap bulamadıkları için bayatlamaya bırakan gençler. Aynı zamanda, her şeye rağmen sevinci, umudu, dayanışması, emeği taptaze olan gençler. Bu gençler bir umut arıyor. Umudu arayanların hikayenin sonunda aradığını bulması dileğiyle.


[i] Pierre Bourdieu. “Youth' is Just a Word”. Sociology in Question. Sage Publications: Londra, 1993.
[ii] Saian’ın “Kırık Konto” şarkısının sözleridir. Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=UXKYtXoHjTU
[iii] Ethnique Punch’ın “Mehtaab” şarkısının sözleridir: Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=aiHBNJVeT4I&list=RDaiHBNJVeT4I

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.