Zenginler yaşasın, biz ölelim mi?
Bu bir sömürü, bir kölelik düzeni. Bu düzen yalnızca emeğimizi değil, geleceğimizi de tüketiyor.
Bir ülkede insanlar çalıştıkları halde aç kalıyorsa, o ülkede hemen her şey yanlıştır. Beş aydır maaşlarını alamayan maden işçileri Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü, sonuç alana dek açlık grevi yapacaklarını açıkladılar. Biber gazına boğuldular, gözaltına alındılar, 14 saat sonra serbest bırakıldılar. Bugün açlık grevinin beşinci günü, Kurtuluş Parkı’ndaki eylemlerini sürdürüyorlar. Bağımsız Maden İş sendikasının Genel Başkanı Gökay Çakır “Bütün kamuoyu, bütün siyasi partiler şunu bilsin: Bu iş çözülmeden madenciler buradan gitmeyecek,” dedi.
Yani insanlar emeklerinin karşılığını alabilmek için kilometrelerce yol yürüyor, son çare olarak açlık grevine başlıyor. Bu cümle tek başına yeterince ağır, ama yetmiyor. Çünkü bu ülkede acı tek başına bir şey ifade etmiyor artık. Ancak büyütüldüğünde, paylaşıldığında, çoğaldığında anlam kazanıyor. Bir işçi diyor ki “Oğlumun hakkını aramaya geldim.” Bir başkası soruyor: “İnsan evine fatura gelince ağlar mı?” Evet. Bu ülkede ağlıyor. Çünkü bu ülkede mesele çoktandır geçinmek değil, hayatta kalabilmek.
Bir avuç zengin insan var, toplumun en fazla yüzde birini oluşturuyorlar. Onlar için yasalar esnetiliyor, doğa talan ediliyor, işçiler aç bırakılıyor, kolluk kuvvetleri seferber ediliyor. Geriye kalan yüzde 99’a da tek bir şey söyleniyor: “Şükredin, sabredin.” Ne kadar sabredelim? Çoluğumuza çocuğumuza ekmek götüremeyene kadar mı? Açlıktan bayılana kadar mı?
Bu ülkede köylüler toprağını, suyunu, ağacını savunuyor. Gözaltına alınıyorlar. Kadınlar var, yaşamak istiyorlar, sokağa çıkıyorlar. Gözaltına alınıyorlar. Hayvan hakları savunucuları var, yaşamı korumaya çalışıyorlar. Şiddet görüyorlar, gözaltına alınıyorlar. Ve milyonlarca işçi var, maden işçileri var, belki de hayatın en ağır yükünü taşıyorlar.
Sendika temsilcisi Başaran Aksu’nun sözleri boşuna değil: “Eğer bunu dayatıyorsanız, yasalaştırın köleliği.” Çünkü mesele tam olarak bu. İyi bildiğimiz, ama halen adını doğru koyamadığınız bir düzenin içinde yaşıyoruz. Bu bir sömürü, bir kölelik düzeni. Bu düzen yalnızca emeğimizi değil, geleceğimizi de tüketiyor.
Ama bir şey daha var. Biz daha kalabalığız. Belki de en tehlikelisi, bunu unutmuş olmamız. Konforumuzdan, alışkanlıklarımızdan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığından vazgeçmediğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü bu düzen bizim sessizliğimizle ayakta duruyor. Bugün maden işçisi yürüyorsa, yarın başka birileri yürüyecek. Bugün onlar aç kalmışsa, yarın da biz aç kalacağız.
Bunlar birer ihtimal değil, bu süreçte tarafsız kalabilen de yok. Ya bu düzenin parçasıyız ya da bu düzene karşı duranların yanındayız. O halde soru basit: Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz? Bir avuç zenginin her gün daha da zenginleştiği, geriye kalanların hayatta kalmaya çalıştığı bir ülkede mi? Yoksa herkesin insanca yaşayabildiği bir ülkede mi? Artık hepimiz tarafımızı seçmek zorundayız, seçtiğimiz tarafın gereğini de yapmak zorundayız. Bu ülkede mesele zenginlerin nasıl yaşayacağı değil, bizim nasıl ölmeyeceğimiz olmalı.
sayın okur, sizin desteğiniz sayesinde bağımsızlığımızı koruyabilmek bizim için çok kıymetli. içeriklerimizin daha geniş kesimlere ulaşabilmesi için vesaire’yi patreon üzerinden destekleyebilirsiniz.